Makale

Yrd. Doç. Dr. Mehmet KALAYCI

BUNU KONUŞALIM

Yrd. Doç. Dr. Mehmet KALAYCI

“TÜBA gibi Sosyal Bilimler alanının Türkiye’de şemsiye kurumu olarak nitelenebilecek bir yerden ilahiyat alanında bir çalışmaya ödül verilmesi psikolojik bir kırılma niteliği taşıyor.”

Ali AYGÜN

Sayın Hocam! 2015 Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) tarafından Bilimsel Telif ve Çeviri Eser alanında “Tarihsel Süreçte Eşarilik-Maturidilik İlişkisi” adlı eserinizle ödüle layık görüldünüz. Neler hissettiniz?
Öncelikle bizi var eden, varlığımızı anlamlı hâle getirecek sebepler bahşeden Yüce Rabbimize hamt olsun. Zira gayret bizden, tevfik O’ndan. Ülkemizin en üst düzey bilim organizasyonunda böyle bir ödüle layık görülmek elbette onur verici bir şey.
İlahiyat alanında bu ödülü alan ilk akademisyensiniz. Bununla ilgili neler söylemek istersiniz?
Bu eserle 2013 yılında Akdeniz İlahiyat Fakültesi İlahiyat Araştırmaları Yarışmasına başvurmuş ve oradan üçüncülük ödülü almıştım. O zaman da sevinmiştim; ama TÜBA’dan alınan ödül birkaç bakımdan önem arz ediyor: Birincisi, bilimin Türkiye’deki genel serüveni ve ilahiyat alanını bilimin dışına öteleyen tutumu hepimizin malumu. Dışarıdan bakanların zihinlerinde ilahiyat veya din alanı sanki bilimin dışında ve bilimden kategorik olarak ayrıştırılmış bir şekilde algılanıyor. Bu açıdan bakıldığında TÜBA gibi Sosyal Bilimler alanının Türkiye’de şemsiye kurumu olarak nitelenebilecek bir yerden ilahiyat alanında gerçekleştirilmiş bir çalışmaya ödül verilmesi psikolojik bir kırılma niteliği taşıyor. Buna vesile olmuş olmak sevindirici.
İkincisi, ilahiyatın bilimin dışına itilmesi, bizim kesim tarafından da maalesef içselleştirilmiş bir durum. Bu çerçevede değer merkezli olarak ilim ve bilim arasında ayrımlar yapılıyor. Bugün bile bu yaklaşımın daha da derinleştirilmek istendiğini ve ilahiyatın dışa dönük entelektüel yüzünü oluşturan alt alanlarının olabildiğince devre dışı bırakılmaya çalışıldığını müşahede etmek gerçekten üzücü. Bunun beraberinde getirdiği şey ise belli: “içe kapanma”. Bir şey içe kapandığı ölçüde marjinalleşmeye, keskinleşmeye ve köşeli hâle gelmeye başlıyor. Hâlbuki bizim düşünce tarihimize baktığınızda, bu ayrımın son derece sathi ve anlamsız olduğu görülüyor.
Osmanlı ilim geleneği içerisinde ideal düzeyde bir âlim olabilmenin en önemli kriteri, diğer alanlardan ayrışmak değil bilakis olabildiğince farklı ve çok sayıda alana ortak olabilmek. Bu ise kuşatıcı bir perspektifi ve bunun üzerinden, sahip olunan sınırların genişletilmesini beraberinde getiriyor. Bu açıdan şunu ifade etmek gerekir ki, bir ilahiyatçının geleneğe ve dinî ilimlere yüz çevirmesi veya bunları ta baştan değersiz addetmesi ne kadar yanlışsa, aynı şekilde akli ilimlere cephe alması ve kendi gerçekliğini sadece nakli ilimlere hapsetmesi de o kadar yanlış. Katılmasak, karşı çıksak bile bunu gerçekleştirebilmek için yine o bilgiyle yüzleşmemiz gerekiyor. Bu bakımdan da bu alanda çalışan biri olarak ortaya koyduğumuz bir çalışmanın TÜBA tarafından takdir edilmiş olması, bu ayrımın göreceliğini ortaya koyması ve kendimizi konumlandırdığımız düşünsel perspektifin sınırlarının genişletilmesine vesile olması bakımından önemli.
Üçüncüsü din alanı Türkiye’deki politik perspektiften en fazla etkilenen alan. 1950’li yıllara kadar yaşanan süreçte Pozitivist bakış açısının da etkisiyle din bırakın inceleme konusu kılınmayı, bizatihi varlığı dahi tehdit olarak algılandı. Önceki süreçte yaşanan gelişmeler, din alanı açısından bir yangın görünümündeydi. Bu süreçte pek çok insan bu yangından en önemli gördüğü şeyleri kurtarmaya çalıştı. Ancak 1950 sonrası süreçte işler normal seyrine girdiğinde bu kez başka bir sıkıntı kendisini gösterdi. O da önceki sürecin ürettiği boşluğun nasıl doldurulacağı meselesiydi. Bu kez yangından kurtarılanlar üzerinden din alanının sınırları belirlenmeye çalışıldı. Din o kadar büyük bir toplumsal gerçekliğe sahip ki, bu sınırlar yeni gerçekliği kuşatacak kaplar olmaya yetmedi. Bunu bir barajın kapaklarının açılmasına benzetmek mümkün; bir kez açıldı mı su boşalana kadar kapatmak mümkün değil. Eğer o suyu taşıyacak yataklarınız yoksa her şeyi önüne katıp götürmesi ve bulanık bir renge dönüşmesi kaçınılmaz. Din alanında tam da bu yaşandı.
Neticede bu alanda oluşan boşluk, doğruluğu tartışmalı olan ve gerçekliğe tekabül etmeyen bilgilerle dolduruldu. Zaman zaman boşluk dışarıdan yapılan ve üretildiği bağlam itibarıyla bu topraklara yabancı olan kitapların tercüme edilmesiyle kapatılmaya çalışıldı. Ancak bu maya da tutmadı. İlahiyat fakültelerinin rolü bununla bir yüzleşme ve hesaplaşma niteliği taşımasıydı. Ne var ki bu kez de iki yönlü bir açmaz kendisini gösterdi. Devlete hep mesafeli yaklaşan halk, ilahiyat fakültelerini devletin bir aygıtı gibi algılayıp toptan karşı çıktı. Bu yüzden ilahiyat fakültelerinde üretilen bilgiye pazarda itibar eden olmadı. Eserler ve kitaplar hep tezgâhlarda kaldı. Tadına bakılmayan şeyler hakkında olumsuz genellemeler yapıldı. Bu çalışmam, bu anlamda bir merak uyandırabilir ve “acaba neymiş sorusu” üzerinden ilahiyattaki içeriğe halkı ortak edebilirse ne mutlu.
İkinci açmaz ise halk ile akademisyenler arasında oluşan anlamsız mesafelerdi. Ne yazık ki ikisinin arasında köprü olabilecek ara kurumlar veya organizasyonlar ihdas edilemedi. Dahası halktan kopan veya dışlanan bazı akademisyenler, halk tarafından sahiplenilmemelerini yaptıkları işin doğruluğuna yordular. Ve aykırılıklar üzerinden zihin dünyalarını inşa ettiler. Hiç kimsenin söylemediği şeyleri söylemeyi marifet saydılar. Hâlbuki yapılması gereken belki de herkesin söylediği şeyi, şimdiye kadar söylenmemiş güzellikte ifade etmekten ibaretti. Ancak onların bu yaklaşımı üzerinden genellemeler yapıldı ve bu tutum tüm ilahiyat fakültesi mensuplarının sorgulandığı indirgemeci bir tutuma dönüştü. Bugün bile pek çok ilahiyatçının, on beş yıl öncesinin marjinal fikirlere sahip ilahiyatçıları üzerinden tartıya vuruluyor olması gerçekten üzücü. Ödüle layık görülen bu çalışma bu bakış açısının değişmesine bir nebze olsun katkıda bulunabilirse ne âlâ.
Size ödülü kazandıran “Tarihsel Süreçte Eşarilik-Maturidilik İlişkisi” adlı eserinizden biraz bahseder misiniz?
Eşarilik ve Maturidilik arasındaki ilişkiyi biz hep itikadi bakımdan yaşadıkları birkaç görüş ayrılığı üzerinden tarif ederiz. Bu büyük ölçüde bizim mezhep algımızdan kaynaklanıyor. Mezheplerin sosyal bir kimlik olduğunu ve tarihsel süreçte bu türden işlevler gördüğünü genellikle ihmal ediyor, onları sadece mücerret fikirlerden ibaret görüyoruz. Bu yüzden de Eşarilik ve Maturidilik arasındaki ilişkiyi bir etkileşim veya iletişim olarak değil, bir ihtilaf veya görüş ayrılığı olarak yorumlamaya yöneliyoruz. Ben bu çalışmada meseleye sosyal tarih penceresinden bakmaya çalıştım. Bu açıdan bakıldığında ise Eşarilik ve Maturidilik arasındaki ilişki, sadece fikrî bir tartışmadan ibaret değildir; içinde siyaset, din ve kültür gibi unsurların yer aldığı çok denklemli bir ilişki yumağıdır. İki kesim arasındaki ilişkiler tarihsel süreçte asla istikrarlı bir seyir izlememiş; bölgesel farklılaşmaya, siyasilerin tutumlarına, felsefe ve tasavvufla olan etkileşime göre değişkenlik göstermiştir. Bu çalışmada ben, iki kesim arasındaki ilişkileri söz konusu değişkenler özelinde, bütüncül bir tarih perspektifinden hareketle ve geleneğin birlikteliği bağlamında tahlil etmeye çalıştım. Eşarilik ve Maturidiliği ait oldukları bağlamdan tecrit etmeden anlamaya; bunlara yalıtılmış gerçeklikler yerine diyalektik ilişkiler kümesi olarak bakmaya ve iki kesim arasındaki muhataplığı tüm yönleriyle ortaya koymaya çalıştım. Bu çalışmayı üç kavramla özetlemek mümkün: bağlam, muhataplık ilişkisi ve söylem.
Çalışma yönteminiz hakkında bilgi verir misiniz?
Şunu öncelikle belirtmek durumundayım: Doktora süreci inşa edilen şey üzerinden inşa olma süreci aslında. Ben bu çalışmada bunu fazlasıyla yaşadım. Aslında bu bir yolculuk niteliği taşıyor. Uzunca süren bir yolculuk. Bu yolculuğun ilk aşamasında erken dönemi, ehlisünnetin ilk dört asırlık bir zaman dilimindeki seyrini ele almıştım. Sonrasında kaldığım yerden, bize zamansal olarak yakın ancak içeriksel olarak uzak bir kesite odaklanmak istedim. Bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Zira orta döneme olan yabancılığımız had safhada. Her türlü gelenek tartışmasında, ilk birkaç asırlık zaman dilimine sıkışıp kalıyoruz. Buradan elde ettiğimiz resmi de sonraki sürecin tahlilinde bir turnusol kâğıdına dönüştürüyoruz. Bu bence doğru değil. İkinci olarak bizim geleneğimiz birbirleriyle sıkı birliktelikleri üzerinden örgütlenmiş ve birlikte inşa olmuştur. Ama günümüzde disiplinler bazında olaya bakıyor ve ilimleri birbirinden ayrışmış olarak algılıyoruz. Böyle olunca da her disiplinin kendisine göre bir tarih algısı ve anlayışı söz konusu oluyor. Hâlbuki bütün bu oluşumları birliktelikleri üzerinden anlamayı mümkün kılan bir tarihsel perspektif gerekiyor. Tarihsel ve toplumsal gerçeklikleri incelerken, bunları birbirinden kopartmadan incelemek, incelemeye konu olan olay ve sorunları sadece bir mezhepler tarihçisi veya bir kelamcı, ya da bir felsefeci veyahut fıkıhçı gibi davranarak değil, geleneğin birlikteliği bağlamında tahlil etmek gerekiyor. İslam Mezhepleri Tarihi alanında olmam, bana bu türden bir hareketlilik imkânı sundu. Bu sayede farklı bağlamlara yönelik seyahatler gerçekleştirebilme ve gördüğüm, bulduğum ve önemsediğim pek çok şeyi heybemde biriktirebilme fırsatı elde ettim.
Bu alanda çalışma yapan akademisyenlere neler tavsiye edersiniz?
İlahiyat alanında gerçekten standardı yüksek ve akademik kriterleri fazlasıyla karşılayan ve benim gerçekleştirdiğim çalışmadan çok daha nitelikli çalışmalar olduğunu, hâlen de bu türden bir üretimin sürdüğünü biliyorum. Kazandığım ödülün bu türden çalışmalara ön ayak olması veya hâlihazırda çalışanları cesaretlendirmesi en büyük temennim. Tekrar teşekkür ediyorum.

Din alanı Türkiye’deki politik perspektiften en fazla etkilenen alan. 1950’li yıllara kadar yaşanan süreçte Pozitivist bakış açısının da etkisiyle din bırakın inceleme konusu kılınmayı, bizatihi varlığı dahi tehdit olarak algılandı. Önceki süreçte yaşanan gelişmeler, din alanı açısından bir yangın görünümündeydi.

Yrd. Doç. Dr. Mehmet KALAYCI
Nevşehir’de doğdu (1978). Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu (2000). Hicri V. Asırda Ehl-i Sünnet adlı teziyle yüksek lisansını (2005), Tarihsel Süreçte Eşarilik Maturidilik İlişkisi adlı teziyle doktorasını tamamladı (2011). Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Mezhepleri Tarihi Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi oldu (2001). Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü’nde çalıştı (2006-2007). Hâlen Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olup, Osmanlı Sünniliği, Eşarilik-Maturidilik İhtilafı Metinleri ve Eşarilik gibi konular üzerinde çalışmaktadır.