Makale

Musibetler Karşısında Mümince Duruşun Sacayakları: Tedbir, Takdir, Tevekkül

Musibetler Karşısında Mümince Duruşun Sacayakları: Tedbir, Takdir, Tevekkül

Prof. Dr. İlyas Üzüm
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi


İnsanlar bireysel toplumsal hayatlarında türlü sıkıntılar ve zorluklarla karşılaştıkları gibi, mutluluk ve sevinç zamanlarını da yaşarlar. Başka bir ifadeyle iyilikler ve güzellikler hayatın ne kadar gerçeği ise kötülükler ve musibetler de hayatın o kadar gerçeği ve ayrılmaz bir parçasıdır.
Öncelikle akıl ve irade olmak üzere özel bir donanıma sahip kılınarak dünyaya gönderilen insan, bu yüksek donanımını ilahî vahiy ve onu tebliğ edip yaşayan Hz. Peygamberin sünneti çerçevesinde kullanmakla yükümlüdür. Bu yükümlülük onu iyi ve doğruya kılavuzlar, hayatın olumsuzluk ve zorluklarına karşı da sağlıklı bir tutum ortaya koymasını sağlar.
Başa gelen sıkıntı, bela ve musibetler karşısında inanan bir insanın sergilemesi gereken tutum, Kur’an-ı Kerim ve nebevi sünnette açık bir şekilde ortaya konulmuştur. Bunu başlıca üç temel kavram ile ele alıp açıklamak mümkündür: tedbir, takdir, tevekkül.
“Tedbir” sözlükte düşünüp taşınmak, iyi yönetmek anlamına gelen bir sözcük olup sorumluluk doğuran fiillerle ilgili bir kavram olarak, insanın bir işi bütün süreçleriyle değerlendirerek yapması demektir. Diğer bir ifadeyle tedbir; bir iş, bir konu, bir durumun en uygun şekilde sonuçlanması için her aşamada gerekli önlemleri almak, kuralları belirleyip uymak, alternatifleri hesaplayıp çözüm üretmek suretiyle hareket etmektir. Söz gelimi, bir iş yerinde, işveren açısından güvenlikle ilgili olarak dünya ölçeğinde gerekli altyapıyı hazırlamak, güvenlik kurallarını belirlemek “tedbir”dir. Bu kurallara eksiksiz uymak da çalışanlar açısından “tedbire riayet”tir.
Kur’an-ı Kerim’de musibetlerin “insanların kendi elleri ile yaptıklarından” kaynaklandığını belirten ayetler “tedbir” olgusuna dikkat çekmekte ve dolaylı olarak insanları kaderi suçlamaktan alıkoyacak mesajlar içermektedir. Söz gelimi, “Size gelen musibetler ellerinizle yaptıklarınızdandır, Allah ise çoğunu affeder.” (Şura, 43/30.) ayeti bunun bir örneğini teşkil eder. Bu konuda başka bir ayet ise şöyledir: “Size gelen iyilikler Allah’tan, size gelen kötülükler ise kendinizdendir.” (Nisa, 4/79.)
Kaderle ilişkili bir kavram olan “takdir” ise, sözlükte ölçüp biçmek, belirlemek anlamında bir kelime olup, terim olarak Yaratıcı Kudret’in fizik âlemi kendi ulûhiyet özelliklerine göre ölçümleyip düzenlemesi, insan davranışlarıyla ilgili olan alanı ise onların irade ve tutumlarını, bu irade ve tutumlarının doğuracağı sonuçları ezeli ilmiyle belirleyip kaydetmesi ve zamanı gelince de gerçekleştirmesidir.
Esasen Allah, geçmiş ve geleceği kuşatan sonsuz bir ilme sahip olduğu için insanların başına gelecekleri bilmesi, kaydetmesi O’nun uluhiyetinin gereğidir. Şu ayet bunu ifade etmektedir: De ki, “Bizim başımıza ancak, Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir.” (Tevbe, 9/51.) O hâlde insanların başına gelenler daha gelmeden önce ilahi ilimde vardır. Zira O, görünen ve görünmeyen âlemi bilen (Haşr, 59/22.) ve her şeyi “apaçık kitap”da kaydetmiş olandır. (Yasin, 36/12.)
Şu hâlde tedbir kullara, takdir ise Yaratıcı Kudret’e aittir. Yaratıcı Kudret evrendeki takdirini doğrudan doğruya Kendi uluhiyet yasalarına göre gerçekleştirirken, insanlarla ilgili alanda genellikle, doğrudan veya dolaylı olarak onların irade ve tutumlarına bağlı olarak gerçekleştirmektedir. Esasen bu, aynı zamanda O’nun adaletinin gereğidir. Aksi hâlde O’nun insanları hesaba çekmesi ve kötülük işleyenleri cezalandırması haksızlık olurdu. Oysa Allah, yüce kitabında buyurduğu gibi “kullarına zulmetmekten münezzehtir.” (Enfal, 8/51.)
O hâlde altı çizilerek belirtilmelidir ki takdir, sorumluluğu kaldırmamaktadır. Sorumluluğun temelinde ise insan iradesi vardır. Insan her işinde iradesini en güzel şekilde kullanmak, Allah’ın fizik âleme koyduğu kanunlara riayet etmek, bütün süreçlerde kendine düşen görevleri en iyi biçimde yerine getirmek mecburiyetindedir. Bu konuda zaaf sergileyip takdire sığınmak en azından ilahî kadere karşı saygısızlıktır.
Üçüncü kavram olan “tevekkül”e gelince, bu, kulun üzerine düşen tedbir görevlerini yerine getirmesinden sonra ortaya çıkan yahut çıkacak olan gelişmelerde Allah’a tam bir teslimiyet içinde güvenip dayanmasıdır. Bir anlamda O’nun takdirine rıza göstermesi, bu suretle hem imanının gereğini yerine getirmesi hem de teselli bulmasıdır. Nitekim Allah’ın ilmine bakan boyutuyla musibetlerin O’nun nezdinde “yazılı” olduğuna dikkat çeken ayetin sonunda, O’nun insanların “mevlası” seveni/dostu olduğu belirtildikten sonra şöyle buyrulur: “O hâlde müminler Allah’a tevekkül etsinler.” (Tevbe, 9/51.)
Bu bağlamda tevekkül, sonuna kadar tedbire başvurduktan sonra ilahî takdirin zulümden münezzeh olduğuna inanmanın ulaştırdığı bir sonuçtur. Diğer bir ifadeyle tedbire riayet etmeyen, takdirin arkasındaki ilahî irade, hikmet ve rahmeti görmeyen bir kimse tevekkül edemez. Tevekkül etmeyen bir kimse de teselli bulamaz.
Diğer taraftan zorluklar ve musibetler, insanın Yüce Yaratıcı tarafından imtihan edilmekte olduğu gerçeği ile de yakından ilgilidir. Nitekim bir ayette, “Ant olsun ki sizi biraz korku ve açlıkla bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 2/155.) ifadesi bunu açıkça dile getirmektedir.
Bütün bunlar dikkate alınarak denilebilir ki, mümin başına gelen sıkıntı, bela ve musibetlerin ilahî imtihanla ilgili boyutunu düşünmeli, kendine bakan yönüyle tedbire başvurup vurmadığını ya da ne kadar başvurduğunu sorgulamalı, ilahî takdire inanıp Allah’ın kullarına zulmetmekten münezzeh olduğunu bilmeli, O’na tevekkül edip dayanmalı, sabır göstermeli, iradesi dışında başına gelen zorluklardan dolayı da, sabretmesi hâlinde Allah’ın kendisine mükâfatlar vereceğini düşünüp teselli bulmalıdır.
Hz. Peygamber’in bu konudaki uygulama ve tavsiyeleri hep bu doğrultudadır. O hayatı boyunca Allah’ın tabiata koyduğu kanunlara riayet etmiş, sebeplere sonuna kadar başvurmuş, sonrasında da takdire rıza gösterip Allah’a tevekkül etmiştir. O bir defasında, “Birinizin başına bir musibet geldiği zaman, ‘Biz Allah’a aitiz ve yine O’na döneceğiz. Ey Allah’ım! Musibetimin ecrini senden bekliyorum, bundan dolayı bana ecir ihsan et, benim için onu daha hayırlısıyla değiştir, desin.” (Müslim, Cenaiz, 3.) buyurmuştur. Yine o musibetlerin ilahî rahmete bakan yönüne işaret ederek, “Vücuduna batacak bir dikene varıncaya kadar, Müslüman’ın başına gelen her bir musibet sebebiyle hataları affolunur.” (Müslim, Birr ve Sıla, 49.) demiştir. Yine onun şu hadisi musibete uğrayanlar için güçlü bir teselli kaynağıdır: “Şehitler beştir: Taundan ölen, karın hastalığından vefat eden, suda boğulan, yıkık altında kalıp ölen, bir de Yüce Allah yolunda öldürülenler.” (Müslim, Imare, 51.) Bu ifade bize Soma’da maden faciasında, yerin altında canını yitiren insanlarımızın şehit olduğu müjdesini vermektedir. Şehitliğin en büyük manevi payelerden birisi olduğu ise muhakkaktır.
Yüce Allah, Soma’da hükmen şehit olan insanlarımıza rahmet etsin, hepimizi, her zaman, her çeşit bela ve musibetlerden muhafaza buyursun.