Makale

Tedbirsizliğe Boyun Eğmek midir Kader?


Tedbirsizliğe Boyun Eğmek midir Kader?

Prof. Dr. Ramazan Altıntaş
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi


Kur’an-ı Kerim’de kaderle ilgili geçen ayetlerde ‘kader’ kelimesi; takdir etmek (En’am, 6/91.); yasa, ölçmek ve planlamak (Ra’d, 13/26; Kamer, 54/12; Muhammed, 23/18; Kamer, 54/49; Furkan, 25/2.) belirli bir süre (Ra’d, 13/8.) gibi farklı anlamlarda kullanılmıştır.
Kader, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Nitekim inanç seçimi, ibadetleri yerine getirip getirmeme, adalet ve ahlaki değerlere uygun hareket edip etmeme, toplumun refahını artırmak için şartların iyileştirilmesi ya da değiştirilmesi gibi konularda insan özgür seçimler yapma hakkına sahiptir. Bu da onun sorumlu bir varlık olduğunu gerektirir. Islam kelamcılarına göre bu konular, kader-i muallak alanına girmektedir. Insan akıl ve hür irade yetisine sahip bir varlık olduğu için kendisine sorumluluk yüklenmiştir. Zihnî yetenekleri yerinde olan (akıl-bilgi), düşünce yetenekleri sağlam (irade), fizikî yetenekleri sağlıklı olan bir kimse eylemlerini özgür bir şekilde gerçekleştirebilir. Nasıl ki toprağa atılan bir tohum, oluşum şartlarına (ısı, ışık, hava, hastalıklara karşı tedbir alma açısında ilaçlama, gübreleme vb.) sahip olduğu zaman filiz verirse, insan da yukarıdaki özelliklere sahip olduğu zaman özgür kararlar verebilir. Insan değiştirilmesi imkân dâhilinde olan (cüzi irade alanıyla sınırlı) konularda self-determinizme sahiptir. Eğer böyle olmasaydı, teklifte bulunmanın, günah ve sevabın, ceza ve ödülün, cennet ve cehennemin bir anlamı kalmazdı. Bütün bunlar cüzi irade sahibi olan insanın sorumluluk alanında kendi kaderini kendisinin tayin etme hakkına sahip olduğunu gösterir. Dolayısıyla salim akıl sahibi ve ergenlik çağına ulaşan kadın-erkek her insan, kendi özgür iradesiyle yaptığı ihtiyari fiillerinden sorumlu tutulur. Şu ayetlerde insanın özgür ve sorumlu bir varlık olduğu açıkça anlaşılır:
“Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.” (Isra, 17/15.); “Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir.” (Müddessir, 74/38.); “Insan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 53/39.); “Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir.” (Bakara, 2/286.); “Bu, dünyada iken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez.” (Âl-i Imran, 3/182.)
Bir de insanın irade ve ihtiyarının dışında kalan hadiselerle ilgili kader vardır ki, buna da kader-i mübrem denilir. “Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık). Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiçbir kimseyi sevmez.” (Hadid, 57/22-23.) ayetlerinde olduğu gibi. Bu ayetteki Kitap,“yasalar ve kurallar” anlamına gelir. Tabiat olayları (fırtına, sel, deprem, gibi afetler), hayat ve ölüm, güneş ve ay tutulmaları, kıyametin kopması, bir insanın anne ve babasını, dilini ve ırkını, cinsiyet ve akrabasını, coğrafya ve ecelini akıl ve fiziki yapısını seçememesi gibi durumlar kader-i mübrem, yani ızdırari irade kapsamı alanına girer. Bütün bunlar külli irade alanında cereyan eder. Insan bu alanlarda sadece tedbir alır, mutlak takdir yetkisi Allah’a aittir. Ya sebeplere sarıldık, tedbiri elden bırakmadık ve sonra da işi Allah’a havale ettik ama istediğimiz sonuç da gerçekleşmedi. Bu durumda ne yapmalıyız? Iç huzurumuzu bozmadan hayatımızda imtihan diye bir boyutun olduğunu hesaba katmalıyız. (bk. Bakara, 2/155.) Bireysel ve toplumsal sorumluluklarımızı tam olarak yerine getirdikten sonra bize rağmen irademizin dışında başımıza gelen olumsuz olaylar karşısında şikâyet etmeden, sabretmeli ve Allah’a iltica etmeliyiz.
Insan ancak özgür bırakıldığı alanda yapıp-ettiklerinden sorumludur. Iradesinin dışındaki olaylarda ise, üzerine düşen görev, tedbir alıp, işi ilahî takdire bırakmaktır. Şüphesiz ki, Yüce Allah hem nedenlerin ve hem de sonuçların yaratıcısıdır. Ama Cenab-ı Hak, öncelikle, sonuca varmak isteyen kimselerin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmelerini istemektedir. O, bu çalışmayı yapmadan, bir işten sonuç almak isteyenleri kınar: “Onlar ancak ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Hâlbuki (suyu ağzına götürmedikçe) su onun ağzına girecek değildir.” (Ra’d, 13/14.) Bu ayetin bize öğrettiği ilahi gerçek, Allah’ın yasası, insanın, bizâtihi içme fiilini/eylemini yerine getirmesini şart koşuyor. Nitekim Kur’an’da geçen başka ayetlerde de sebeplere tevessül etme emrediliyor. Bir ayette, savaşa çıkmadan önce: “Ey iman edenler! Hazırlığınızı görün.” (Nisa, 4/71.); bir başka ayette de: “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihat için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın” (Enfal, 8/60.) buyrulmaktadır. Dikkat edilirse her iki ayette de tedbirli olmamız üzerinde duruluyor. Bunlar yerine getirilmeden salt Allah’ın yardımını beklemek sünnetullaha aykırıdır. (bk. Ahzap, 33/82.)
Diğer taraftan Allah’ın en yakın dostları olan peygamberlere bile, tedbirli olmak öğütleniyor. Şöyle ki, Hz. Musa (a.s.) kavmi tarafından taşlanmakla (recm) tehdit edilince, O’na: “...o hâlde kullarımla geceleyin çıkıp git. Çünkü takip edileceksin...” (Duhan, 44/23.) buyrularak ön tedbirlerin yerine getirilmesi isteniyor. Yine savaşta kılınan korku namazıyla ilgili olarak: “Silahlarını alsınlar.” (Nisa, 4/102.) şeklinde düşman karşısında her an uyanık, hazırlıklı ve tedbirli olmak tavsiye edilmektedir. Ayrıca biz, Hz. Peygamberin söz ve uygulamalarında da tedbire riayet edildiğini görüyoruz. Örneğin, onun, hicret olayında yol güzergâhını değiştirerek mağaraya sığınması, devesini salıp, Allah’a tevekkül etmek isteyen bir Müslüman’a: “Önce deveni sağlam kazığa bağla, sonra Allah’a tevekkül et.” (Tirmizi, Kıyamet, 60.) buyurması, ilahî takdir fikrinden önce, tedbir almanın şart olduğunu ortaya koyar. Onun rahle-i tedrisinden geçmiş sahabiler de aynı yolu izlemişlerdir. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) orduyla Şam yakınlarındaki Cabiye denilen yere geldiğinde taun hastalığının ölüm saçtığı haberini alınca girmekten vazgeçmesi üzerine, arkadaşlarından bazıları “Allah’ın kaderinden mi kaçıyoruz?” demelerine karşılık, onun; “Evet, Allah’ın kaderinden bir başka kaderine sığınıyoruz.” şeklinde karşılık vermesi (bk. Ibn Sa’d, Tabakat, VII, 78), ilahî takdir fikrinden önce tedbir almanın gerekli oluşunu ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir.
Netice, Islam, insana irade hürriyeti tanımış, bu iradeyi sorumluluklarının temeli kılmıştır. Bu bağlamda akıllı, ergenlik çağına ulaşan ve irade özgürlüğüne sahip olan her insan, ahirette inanç ve amellerinden sorguya çekilecektir. Buna göre kadere iman ve sorumlu tutulma birbirine aykırı değildir. Allah âdildir, kimseye zulmetmez.Her şeyin yaratıcısının Allah olması (bk. En’am, 6/102.) bizim kötü ve yanlış işleri, sorumluluktan kaçarak Allah’a havale etmemize yol açmamalıdır. Bu kaderi ve ilahî takdir fikrini istismar etmek olur. Ayrıca kader ve kazaya güvenip olumlu sonucun sağlanması ya da olumsuz sonuçların önlenmesi için gerekli sebeplere sarılmamak ve tedbirleri almamak, Islam’ın kader anlayışı ile bağdaşmaz. Allah her şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır. Insan bu sebepleri yerine getirirse Allah da o sebeplerin sonucunu yaratacaktır. Bu da ilahî kanundur ve bir kaderdir. O hâlde, Islam’da kula öncelikle düşen görev tedbir almak, sorumluluklarını tam olarak yerine getirdikten sonra sonucu Yüce Allah’ın takdirine bırakmaktır. Böyle bir tavır, sorumluluk makamında olan herkes için geçerlidir.