Makale

Acıyı Pay Eylemek

Acıyı Pay Eylemek

Abdulbaki İşcan




Derine, daha derine inmelisin.
Yağmurun, baharın, yazın, kışın ve ışığın olmadığı yere.
Daha derine, daha sıcağa, daha karanlığa ve karanlığa doğru giden yolda meskûn korkuya… Gözyaşlarının kuruyup da ulaşamadığı derinlikteki acıya… Güneşin her gün insanların içeri girerken battığı, çıkarken doğduğu kapıya… Daha derine, derinlerdeki dünyaya. Hangi tarafa baksan kara, nereyi tutsan kara, ne söylesen kara. Tatsız, tuzsuz, acı mı acı. Dar ve uzun geçitlerdeki gölgelerin kederine inmelisin…
Derine, daha derine… Her zaman ürkek kalmış hayallere, özlemlere, sevgilere… Daha derine. Acının harlandığı yere, hüzne ve kedere… Kor değil, ateş değil, taş niye yanar diye merak etmiyor musun? Derine gitmelisin, ciğerlerimizin duman koktuğu yere. Gafleti, ıksarı, ifsâhı… daha derinleri bilmelisin ve şimdiye kadar görmediklerini görmelisin, bakıp da fark etmediklerini fark etmelisin. Şahrem şahrem duyguların içinde kazıldıkça ortaya çıkan küllenmiş acıyı bulmalısın ve anlamalısın.
Biliyorum, hüznün ve kederin anlaşılmayı zorlaştıran bir yanı var. Onu yaşamayanın onu anlayamaması, yaşayanın ise sessizliğe bürünmesi bundan. Belki o yüzden derler ki ‘hafif acılar konuşur ama derin acılar dilsizdir.’ Acının olduğu yerde hüzne yer vermeyenler, hüznü ‘acının tortusu’ kabul ettiklerinden olsa gerek hayatın yıpranmışlığında ona yer bulabilirler. Evet, hayat yıpratır insanı, o yüzden acı yanımızdadır devamlı ve devamlı hüzündür yaşadığımız, derinlere inerken yüreğimizde götürdüğümüz.
Her nefeste boğulmadayız ve her nefeste yanmadayız. Bir nefeslik aramadayız, bir soluk beklemedeyiz bizi bu nefes alıp vermelerden ve nisyandan kurtaracak.
Üzüntü bize şimdi, keder bize...
Sıcak ve ıslak kayalıklardan narlı haykırışlar dağıldı üzerimize, yollarında ve ocaklarında korkunun yer ettiği eski ve yeni hayat hikâyelerini unuttuk ve unutanın ellerine bıraktık hafızamızı, utanmayana utanmamızı.
Bir dünya düşünün, içine girebileceğimiz bir odamız yok. Bir durağımız, bir kuyumuz, bir dehlizimiz yok. Içli nağmeler söyleyerek bir başımıza ağlayabileceğimiz bir kuytu köşemiz yok. Sığınağımız yok. Bir feryat düşünün ateşi sırtlayan, dumanı içinde taşıyan ki yer gök figan…
Taş taşın içinde yanarken kat kat acı yerleşti içimize. Binlerce ah karıştı ahımıza. Kafesinde çırpınan kuşlara döndü eyvahımız. Dağlara kan revan acılar düştü ve yürekler sözlerimizden teselli bulmadı hiç. Avcılar avladı mutluluklarımızı, yanı başımızda keder kaldı. Ellerimizi yitirdik, ayaklarımızı yitirdik ve vicdanımızı…
Bir gözlerimiz kaldı ardı sıra bakan, ışıksız bıraktığımız yollar bir de bizden geriye.
Payımıza düşen neydi, neydi canların ateşiyle yandığımız o ağulu tastan geride kalan.
Acı bize şimdi, elem bize.
Derine, daha derine çevirmeliyiz yönümüzü. Acılarımızın olduğu yere, bütün olarak hissettiğimiz kedere. Acımızı paylaşmazsak, kederlerimiz artacak, ellerimizi uzatmazsak tutunacak dal bulamayacağız sonunda. Aşımızı bölüşmezsek bütün yiyeceğimiz zehir olacak, kapılarımızı açmazsak gönül kapılarımızla beraber gök kapıları kapanacak, rahmet dinecek, aldırmazlık alıp götürecek. Gözlerimiz de kapanacak, görmemek için açılmayacak. Sonra birbirimizin içinde aydınlık bir köşe arayacağız ve bulduğumuzda kalan gücümüzle sürünerek oraya sığınmaya çalışacağız. Ya kabul ediliriz ya kabul edilmeyiz. Kabul edilsek bile, belki sorgulamayacaklar bizi, ama affetmeyecekler de. Gözleri gözlerimize bakmayacak arkada kalanların, bedenlerini bedenlerimizden kaçıracaklar. Nereye gidersek gidelim, boğazımıza kadar isli bir koku saracak devamlı ve bırakmayacak bizi, yüzümüz gülmeyecek gülen yüzleri görmeden. Zaten ateşten tozlar üzerimize yağarken nasıl güleriz ki. Gülmek, komşun gülüyorsa gülmektir, eşin, dostun, arkadaşın, kardeşin… Ülken gülüyorsa gülmektir.
Geçtiyse ölüm nefes kesici bir şekilde şu heybetli dağların her birinden, şu ocakların içinden, şu evlerin güllerle bezeli şirin bahçelerinden, gülmek bizim neyimize. Şifalı sularına üflediyse nefesinden, demir kilitleri söküp aldıysa yerinden ve açtıysa ardına kadar önünden geçtiği kapıları, penceresi olmayan duvarları, basamakları aştıysa rüzgârdan hızlı, neyimize gülmek bizim. Şu geçitlere uğradıysa yolu ve soldurduysa yolundan geçenleri, kuruttuysa her bir fidanı teker teker, üstü kapalı koridorların her birine selam verdiyse ve selam söylediyse selamını bekleyenlere, dokunduysa çamurlu suya ve o suyla temizlenene, değdiyse insanların göz bebeklerine gözleri; hayatın, sesin ve sessizliğin sahibine bırakıyoruz bütün düşüncelerimizin sesini.
Şu kömür kokulu seccadede duruyorsa teslimiyetin izleri ve bedenlerin sıcaklığı tenimizdeyse hâlâ…
Sığınmamız sanadır Rabbimiz, Sübhanerabbiyelâlâ.

Karanlıkları aydınlatarak girdiğiniz yolun sonuna ışıklar içinde ulaşın ve nur içinde yatın.