Makale

Başkalarını Eğitirken Kendilerini Unutanlar

Başkalarını Eğitirken Kendilerini Unutanlar

Prof. Dr. Hülya Küçük
Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Basra doğumlu olan Muhâsibî’nin (v. 243/857) genç yaşında devrin en önemli ilim merkezi olan Bağdat’a geçtiği kabul edilir. Muhâsibî’nin, Bağdat gibi, devrin ilim ve irfan merkezinde yetiştiği için, geniş bir hoca/üstat kitlesinden faydalandığını düşünebiliriz.
Muhâsibî’nin er-Riâye li-hukukillah adlı eseri, tasavvufun en saf hâline ait, kendisinden sonra gelmiş Gazali gibi birçok mutasavvıf-sufiyi de etkilemiş ve asıl gayesi, Allah’ın hukukuna riayet etmenin tek yolu olarak “kendi kendine nefis tezkiyesinin psikolojik esaslarını tespit ve öğretme” olan, insanın iç dünyasını başarıyla tasvir eden ve kötülüklerini görmesine yardım eden bir kitaptır. Muhâsibî’nin tasavvufu, “Kur’an ve hadise dayanan amel”e vurgu yapar. Muhâsibî, insanın kendi kendine yapacağı sorgulamanın önüne geçecek hiçbir uygulamanın olamayacağını söylemeyi de ihmal etmez. Zaten onun “el-Muhâsibî” diye anılmasının sebebi, nefis muhasebesi konusundaki titizliğiyle tanınmış olmasıdır. O, Allah’ın (c.c.) biz kullarından istediğinin kalpleri olduğu hususunu önemle vurgular. Bu açıdan, Muhâsibî’de en önemli motif, nefis muhasebesi ve kalp temizliğidir. “Vücutta bir et parçası vardır ki o sağlam olursa bütün vücut sağlam olur, o bozuk olursa bütün vücut bozuk olur. Işte o, kalptir.” hadisi, (Buhari, Iman, 39; Müslim, Müsakât, 107; Ibn Mace, Fiten, 14.) Muhâsibî’nin kitaplarında çok önemli bir yer işgal eder. Ona göre, “kalbin amellerinin diğer organların amellerinden üstünlüğü” tartışmaya mahal olmayan bir husustur. Çünkü diğer organlar kalbin emri altındadırlar. Ona göre sadece riyazet, Kur’an ve hadis olmadan fazla bir anlam ifade etmez. Zira eğer tersi doğru olsaydı, çok ağır riyazetler yapan Nasrani ve ruhaniler, hep müşahede hâlinde olurlardı.
er-Riâye li-hukukillah’tan ilginç bulduğumuz “başkalarını eğitirken kendilerini unutanlar” konusuyla ilgili bir pasajı okuyucularla paylaşmak istiyoruz:
“(Insan kendi nefsini kurtardığını, büyük oranda nefsini dizginlemeye başardığını düşündüğü bir zamanda), diğer insanlara bakar; dinlerinde yenilmişler, cezalara maruz hâldeler, şaşkın, hasta, sağır, kör ve ölü gibi... Kalbine onlara acıma duygusu galip gelir. Zira Allah’ın (c.c.), onların kalp gözlerini açmasına yarayacak, kalplerindeki hastalığı giderecek, onların ölmüş kalplerini diriltecek doğru yolu gösterme güç ve bilgisine sahiptir.
Bunu düşünen kişi aynen şu kişiye benzer: Gece uykusuna, gündüz rahatına engel olan birçok hastalığı olan bir adam... Gözünde bir darbe sonucu meydana çıkmış bir ağrı, vücudunda ateş gibi birtakım hastalıklar. Bunları bazı zararsız ve ücret gerektirmeyen ilaçlarla tedavi ediyor ve iyileşip sağlığına kavuşuyor. Çektiği o uzun uykusuzluklar, yerini rahat bir uykuya bırakıyor. Rahatsız olarak geçirdiği o günler, yerini rahat, acısız günlere bırakıyor. Sıhhat ve afiyetine kavuşuyor, hayatı yeniden güzel oluyor, mutluluğa eriyor.
Sonra diğer Müslümanlara bakıyor: Onlarda da kendi hastalığına benzer hastalıklar var: Uzun süren uykusuzluklar, şiddetli rahatsızlıklar ve elemlerle dolu bir hayatları var. Onlara bakınca, kalbindeki merhamet duyguları kabarıyor ve Allah’ın (c.c.), onların hastalıklarını da iyileştirmesine vesile olacak, üstelik ücretsiz ve hiçbir zararı olmayacak ilaçları kendisinin bildiğini söylüyor ve bunu yapmaya azmederek bütün gücüyle bunu yapıyor.
Bu mürit kul da böyle: Insanları, Allah’tan yüz çevirmiş, kalpleri hasta, iyileşmeleri de güç hâlde, kendisini de onları ihya edecek çareyi bilir, düştükleri kuyudan çıkarmaya muktedir görüyor. Gayret göstererek, Allah’ın (c.c.) izniyle onların kalplerini bu hastalıklardan kurtarıyor. Onların, kendi eksiklerini görmelerine yardım edip ilaçlarını gösteriyor.
Düşman (şeytan) bunu görünce, onu, önder olma, yapmacık ve riyakâr olmaya çağırmak için bir açıklık bulduğunu düşünür. Nefis azar ve insanların onu taziminden ve kabulünden kaçınmayacaklarını bilerek kendi öz tabiatına bürünür. Reddetmiş olduğu dünya ve dünyada bulunan birçok şeye yeniden değer vererek tekrar onları arzular hâle gelir. Zira bu derece, iktidar ve otorite sahibi olmaktan da üst bir mevkidir.
(Hastalıkları olan konuda) onlara nasihat eder; kendi nefsi ise yeniden kuvvetlenmiş, ferahlamış ve sevinmiştir. Düşmanı (iblis de), nefsinin insanlar tarafından tazim ve kabulünden hoşlanmaya çağırması için bir açıklık bulmuştur artık. Bu da, onların tövbelerinin ve kalplerindeki hastalıklarının şifasının bu kişinin elinde olması dolayısıyla onlara babalarından ve annelerinden daha sevgili olması, onu bedenleri ve mallarına tercih etmeleri, etrafında köle ve hizmetçi gibi dolaşmaları ve bu şekilde Allah’a (c.c.) yaklaştıklarını sanmaları, ona en şerefli mevkiyi tahsis etmeleri, selamda onu tazim etmeleri, (her sözüne ve yaptığına) saygı ve kabul göstermeleri şeklinde olur. Bunların hepsi, düşmanı (iblis) ve nefsinin “(Bunlara layıksın) çünkü sen, onları Allah’a çağırıyor ve O’na taate teşvik ediyorsun” diyerek onu kandırmaları yüzündendir.
Böylece nefis, dünyadan terk ettiği şeylere yeniden meyleder ve fitnelerden, deneme ve imtihanlardan uzak kalmaz. Bir sözü reddedilse veya bir yanlışı, bir hatası bulunsa, nefsi galeyana gelir. Düşmanı (iblis) bu galeyanının, bu kızgınlığın, müritlerinin kendisinden ayrılıp hak yolu bırakmalarından dolayı Allah için duyduğu bir kızgınlık olduğuna inandırır.
Duyduğu bu kızgınlık onu, hata ve kusurunu bulan kişiler hakkında ileri geri konuşmasına sebep olur. Amacı, ona kimsenin inanmamasını sağlamaktır. Böylece, birçok helali terk ettikten sonra, gıybet de ederek Allah’a (c.c.) isyan etmiş olur.
Işte bu, önderliği tam olsun, (etrafındakiler) onu gözlerinde büyütmekten, onu yüceltmek ve saygı duymaktan imtina etmesinler için nefsinin kurduğu bir hiledir. (Ibadet ve virtlerine) ara verdiğini anladıkları zaman üzülür. Öyle ki onlara, bunun sebebini açıklamak için yalan yanlış şeyler söyler; sanki Allah (c.c.) için değil de onlar için amel ediyordur.
Bunu yapınca, artık Allah (c.c.) ondan korumasını keser, yardımını geri alır da bilmediği ve anlamadığı bir şekilde sapmış, hüsrana düşmüş bir hâlde nefsine geri döner; onu araştırmadan (neyi ne için yapıyor diye bakmadan), etrafındakilerin gördüğü hâllerin yok olmaması, söylediği şeyleri, kendisinin yapması için kendisini zorlar. Zira önderliğinin elden gitmesini istemiyordur. Böylece Allah’a (c.c.) isyana devam ederken, yaptığı ameller de başkası için yapılır hâle gelir.
Böylece dünyada yalancı olarak kalır: Insanları Allah’a (c.c.) çağırırken kendisi O’ndan kaçar; onlara Allah’ı (c.c.) hatırlatırken kendisi unutur; (zira), dünyada züht hâlindeymiş, dünyayı harap görüyormuş gibi davrandığı hâlde, kalben, dünyayı istiyor ve onu mamur görüyordur. Yaptığı şeylerle insanlara güzel görünüyorsa da (kalbinde) gizlediği (kötü niyet ve duygular) sebebiyle Allah’a (c.c.) sevimsiz görünüyordur. Insanlara, kendini Allah’a (c.c.) vermiş gibi görünürken, aslında Allah’tan (c.c.) çok uzaktır.
Hidayetten sonra sapmaktan, doğruyu görür durumda olmaktan sonra kör olmaktan, Allah’a (c.c.) yöneldikten sonra O’ndan yüz çevirmekten Allah’a sığınır, sevdiği ve razı olduğu şeyleri yapmak için O’ndan (c.c.) selamet ve yardım dileriz.” (Hâris el-Muhâsibî, Er-Riâye li hukukillah, ed. Abdülhalim Mahmûd, Kahire, ts: Dâru’l-Maârif, ss. 421-423.)