Makale

Göç, Kültür ve Kimlik

Göç, Kültür ve Kimlik

Prof. Dr. Ali Ulvi Mehmedoğlu
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

İnsanlık tarihi göz önünde bulundurulduğunda, insanın gerçekte bir “göç varlığı” olduğu, onu yerleşiklikten ziyade göçün tarif ve temsil ettiği söylenebilir.

Kültürümüzde göç sözcüğü, genellikle bir yer değiştirmeyi ifade etmekte ve bir konma faaliyeti ile tamamlanmaktadır. Toplumsal hayatımızda göçmek ve konmak faaliyetleri o kadar yaygın ve belirgindir ki, dilimizde ve kültürümüzde bu faaliyetlere ilişkin göçebe, göçer, göçmen, göçmenlik, konut, kondu, gecekondu, konaklamak, konuk, konak, konuksever, konum gibi çok sayıda kelime ve kavram türetilmiştir. Dinî kültürümüzdeki hicret ve muhacir kelimelerini de eklediğimizde, bu kavramların her biri, göçe ilişkin bir aşamayı, bir yaşanmışlığı, tecrübeyi ve bir gerçekliği ifade etmeleri bakımından hemen hepimizin malûmudur.
İnsanlık tarihi göz önünde bulundurulduğunda, insanın gerçekte bir “göç varlığı” olduğu, onu yerleşiklikten ziyade göçün tarif ve temsil ettiği söylenebilir. Hz. Âdem’in cennetten dünyaya inişi (Bakara, 2/36, 38; A’raf, 7/24.) aslında ilk göç ve Âdemoğullarının her birinin ölümle tekrar bu dünyadan dönüşü yani ahirete intikali/göçü de (Enbiya, 21/53; Ankebut, 29/57.) son göç olarak insanlık serüveninin özeti gibidir.
Göç, iç içe geçmiş ve birbirini tamamlayan bir süreçler bütünüdür ve değişimle yakından ilişkilidir. Göç öncelikle zihinde başlayan soyut değişimin, daha sonra somut mekân değişimi ile devam etmesi ve bunlara bağlı olarak hem soyut hem de somut uyum sağlama ve bütünleşme çabası ile nihayetlenmesidir. Göç faaliyetine karar veren ve bütün bu süreçleri gerçekleştiren, bunların olumlu-olumsuz sonuçlarını tecrübe eden ise hiç kuşkusuz insandır.
Sosyal bilimler, göç olgusuna çeşitli açılardan yaklaşmakta ve bu süreci birtakım sebeplere dayandırarak açıklamaya çalışmaktadır. Göç olgusunu açıklamak ve anlamlandırmak için ileri sürülen sebepler çoğunlukla sosyolojik, ekonomik, politik, psikolojik, kültürel ve dinî nitelikli olabilmekte, bazen de göç bu sebeplerin birçoğu ile ilişkilendirilmektedir.
Bir toplumdaki maddi ve manevi medeniyet birikimi olarak tanımlanan kültür ise, hiç kuşkusuz göç ile karşılıklı bir etkileşim içerisindedir. Tarihsel açıdan göçün en önemli sonuçlarından biri, kültür yayılması ve kültür değişmesidir. Günümüzde göç olgusu ile birlikte ele alınan şehirleşme/kentleşme gerçeği, bu etkileşimi açıkça gözler önüne sermektedir. Bu bağlamda, Batı dillerinde uygarlık anlamında cite’den civilisation’un; İslam kültüründe ise medine’den medeniyet’in ortaya çıkması, göç ve kentleşmenin veya göç, kültür ve medeniyetin nasıl birbirinden farklı düşünülemeyeceğini ve birbirinden bağımsız olamayacağını göstermesi açısından önemlidir. Zira şehirler, her türlü bireysel, toplumsal ve kültürel değişimin gerçekleştiği mekânlardır ve göçlerin büyük kısmı da, yukarıda değindiğimiz sebeplerden ötürü, şehirlere doğru olmaktadır. Bu bağlamda göçerin dünyasını göç ettiği şehirler ve bu şehirlerde üretilen kültür ve medeniyet yönetmektedir.
Hayatın bir kısmını veya tamamını geçirmek üzere gerçekleştirilen göçlerin, bireyde yol açtığı pek çok değişime ilaveten sosyokültürel yapı da şekillenmekte; bu çerçevede göç olgusu özellikle kimlik ve değerler açısından önem arz etmektedir. Göç gerçeği ile yüzleşen bireyler, farklı mekânlarda ve farklı kültürel ortamlarda, farklı değerlerle karşı karşıya gelmektedirler. Bu süreç bireyin coğrafi değişiminin yanı sıra temel değerlerini, kültürel ortamını, hayat şartlarını, ekonomik durumunu, statüsünü, tutum ve davranışlarını, alışkanlıklarını, dünya görüşünü, kimliğini ve kişiliğini de farklı oranlarda etkileyip değiştirebilmektedir. İnsanların sosyalleştiği, kişilik kazandığı, kimlik edindiği kendi çevresinden koparak başka bir çevreye göç ettiği durumlarda, değerlerin kısa zamanda büyük değişikliklere maruz kalabildiği, insan psikolojisinin bu tecrübeden büyük ölçüde etkilendiği; göçle birlikte ortaya çıkan ve karşı karşıya kalınan şartların çoğu kez bir karmaşaya, ruhsal bir kaosa, benlik bilincinde bir örselenmeye ve kimlik bunalımına yol açtığı bilinmektedir.
Özellikle göçün gerektirdiği uyum ve bütünleşme süreci, bireysel ve toplumsal anlamda birtakım etkileşim ve dönüşümlere sebebiyet vermektedir. Nitekim sanayileşme ve kentleşme ile başlayan süreçte, göçe bağlı olarak artan nüfus yoğunluğu şehirlerde bireysel, toplumsal ve kültürel anlamda birtakım sorunlara, daha önce görülmemiş çok çeşitli problemlere yol açmış; başka birtakım sıkıntıların yanı sıra dinî, manevi ve ahlaki alanda da sıkıntı ve problemler baş göstermiştir. Bu etkilenme ve dönüşümlerin, beraberinde, özellikle kimlik ve kişilik söz konusu olduğunda, psikolojik, dinî ve manevi sorgulama ve arayışlara, oluş ve bozuluşlara veya bazen sapma ve bunalımlara yol açabildiği gözlenmektedir.
Bu durum bilhassa dış göç söz konusu olduğunda daha da belirgindir. Çift taraflı bir sosyokültürel değişime yol açan dış göç, kendilerini ne göçtükleri ne de kondukları yere ait hissetmeyen bireyler ortaya çıkarabilmektedir. Bu aidiyet sorunu göçmenleri daha fazla kimlik ve kişilik arayışına sürüklemektedir. Özellikle kimlik arayışının en yoğun şekilde ortaya çıktığı gençlik döneminde, genç kuşaklar bundan daha fazla etkilenir ve ciddi bir kültürel boşluk ve yabancılaşma içine düşebilir, kuşak çatışmaları baş gösterebilir. Araştırmalar, kişilik bölünmesinin ve kuşak çatışmasının, gençlerin geleceğe olan güvenlerini yitirmelerine sebep olduğunu; ideal boşluğunun, millî ve manevi şuur eksikliğinin onları bunalımlara sürüklediğini göstermektedir. Sonuç itibarıyla iki dünya arasında kalan bu bireyler için kültürel yabancılaşma önemli bir tehdit hâline gelmekte; bireysel ve sosyal sapmalara, çelişki ve çatışmalara, bunalımlara ve olumsuz davranışlara yol açabilmektedir.
İnsanın temel güvenlik duygusu süreklilik, tutarlılık ve sevgi ilişkisi içerisinde gelişir. Göç tecrübesi yaşayan bireylerde kimi zaman bu duygular sağlıklı bir biçimde oluşturulamamakta, hatta bu tecrübe korku, kuşku, panik gibi olumsuz duygulara yol açmakta ve bu gerilim, baskı ve çaresizlik gibi kimlik krizlerine dönüşebilmektedir. Bu süreçte birey kendini güçsüz, çaresiz, yalıtılmış, umutsuz, değersiz ve boş hissetmektedir. Bu durumda göçmen, bir türlü kendisi olamamanın boşluğunu ve acısını yaşamakta ve bu boşluğu ve acıyı daha sonra telafisi mümkün olmayan birtakım alışkanlık, ilişki ve bağımlılıklarla doldurmaya ve gidermeye çalışmaktadır.
Göç tecrübesi, hiç şüphesiz insan hayatını çok boyutlu hâle getirmekte, ona yeni iş ve yaşayış alanları açmakta, maddi ve manevi kazanımlar sağlamakta, bilgi ve tecrübe imkânlarını genişletmektedir. Pek çok insanı göçe iten ve yerinden eden temel saik de budur. Lakin bütün bu olumlu taraflarının yanı sıra göç serüveninin potansiyel olarak insan psikolojisine yönelik ağır tehditlerle ve telafisi imkânsız tahribatlarla birlikte düşünülmesi ve göçmene, her hâlükârda bunlarla başa çıkmaya ilişkin bir iç görü edindirilmesi, karakter ve değer eğitimi verilmesi ve yeterli dinî, manevi ve ahlaki donanımın kazandırılması gerekmektedir.
Hayatın bütün faaliyet alanlarının ve müesseselerinin doğrudan veya dolaylı olarak dinin tesiri altında olduğu geleneksel yapıdan, çeşitli sebeplerin yanı sıra çok daha belirgin bir dünyevileşmenin de baskısıyla dinin söz konusu faaliyet alanları ve müesseseler üzerindeki etkisinin, bugün içerisinde yer aldığımız postmodern süreçte azaldığı varsayılmaktadır. Yani dinin etki alanının daraldığı ve dindarlığın bireyin derununa bırakıldığı vurgulanmaktadır. Bu çerçevede din alanında ve dindarlıkta bir gevşeme ve dine ilginin gittikçe azalmasından bahsedilmektedir. Şayet yukarıda dile getirilen tehditlere maruz kalmamak amaçlanıyor ve birtakım olumsuz durumlarla yüzleşilmek istenmiyorsa, dün olduğu gibi bugün de dinin bireysel ve toplumsal işlevlerine önem verilmelidir. Yani birey ve toplum ahlakının, örf ve âdetlerin ve kültürün denetimi ve korunmasına daha fazla dikkat etmeli, dinî değerlerin yeni yetişenlere kimlik ve kişilik kazandırmadaki rolü dikkate alınmalı, birey ve toplum hayatında karşılaşılan sorunların çözümünde dine ve dinî değerlere, din ve ahlak eğitimine daha çok ağırlık verilmelidir.