Makale

Ahmet Hamdi Akseki (1887-1951) ve Diyanet Hizmetlleri

Ahmet Hamdi Akseki
(1887-1951)
ve Diyanet Hizmetleri


İrfan Yücel
Din İşleri Yüksek Kurulu Emekli Üyesi

Bilindiği üzere İstiklal Savaşı’nın başarıya ulaşmasından sonra, eski dönemin siyasi ve sosyal yapısına karşı bir hareket olarak kurulan Türkiye Cumhuriyetinde dinin siyasetin dışında kalması, devletin laik karakterli olması isteniyordu. Bu sebeple Cumhuriyet öncesi TBMM idaresi döneminde, din işlerini yürütmek üzere teşkilatlandırılan Şer’iye ve Evkaf Vekaleti 3 Mart 1924’te kaldırılarak, yine Başvekalet’e bağlı Diyanet İşleri Reisliği kurulmuş ve başına l.4.1924 tarihinde, Millî Mücadele’nin kazanılmasına önemli katkılar sağlayan Ankara Müftüsü ve mülga Şer’iye Vekaleti Hey’et-i iftaiye azası Börekçizade Rifat Efendi getirilmişti.

Vefat ettiği 5 Mart 1941’e kadar bu makamda kalan Rifat Börekçi döneminde, Diyanet’in görev alanı ve kadrolarının daraltılması, dinî eğitim, öğretim ve neşriyatın kısıtlanması, bayram tekbirleri ile ezanın Türkçe okutulması, 1931’de cami ve mescitler ile buralarda görevli bütün personelin kadroları ile birlikte Vakıflar Umum Müdürlüğü’ne devredilmesi (ki bu uygulama 1950’ye kadar devam etmiştir), 1952’de çıkarılan “Camilerin Tasnifi Nizamnamesine göre kurulan tasnif komisyonlarının subjektif değerlendirmeleri sonucu pek çok cami ve mescidin tasnif dışı bırakılarak ibadete kapatılması ve bunlardan bir kısmının satılması gibi bazı olumsuz gelişmeler önlenememiş ise de, namazda Kur’an-ı Kerim yerine tercümesinin okunması girişimine şiddetle karşı çıkılmış ve bu teşebbüs sonuçsuz kalmıştır. Nitekim bir cuma namazında Kur’an-ı Kerim’in tercümesini okuyan Göztepe Camii imam-hatibi Cemal Efendi ile ilgili olarak ne yolda işlem yapılacağının iş’arı, istenilen İstanbul Müftülüğü’nün 20 Mart 1926 tarih ve 92-93 sayılı yazısına cevaben A. Hamdi Akseki’nin kaleminden çıktığı anlaşılan 9 Ramazan 1344/23 Mart 1926 tarih ve 743 sayılı Hey’et-i Müşavere kararında:

“Namazda Kıraet-i Kur’an bi’l-icma farz ve Kur’an’ın hangi bir lügat ile tercemesine Kur’an ıtlakı, kezalik bi’l-icma gayr-i caiz ve namazda, kıraet-i Kur’an mahallinde terceme-i Kur’an’ın adem-i cevazı da bi’l-umum mezahib fukahasının icmaı ile sabit olduğundan hilafına mücaseret, namazı vaz’-ı şer’îsinden tağyir ve emr-i dini istihfaf ve mel’abe şekline vaz-ı mutazammın olduğu gibi, beyne’l-müslimîn iftirak ve ihtilafa ve memlekette fitne hudüsuna bais olacağından fiil-i mezbure mücasereti sabit olan merkum Cemal Efendi’nin uhdesindeki vezaif-i ilmiye ve diniyenin ref’i, emr-i zarurî halini almış olmakla ol veçhile tebligat icrası...” denilmiştir. Esasen Rifat Efendi’nin yaşı ve sağlık durumu fazla yorulmasına imkân vermediğinden bu dönemdeki bütün önemli hizmetler, ilmine, dirayetine ve dinî salabetine güvendiği ve yetki verdiği Hey’et-i Müşavere azası olan A. Hamdi Akseki tarafından gerçekleştirilmiştir. Meclis kararı uyarınca hazırlatılan Kur’an-ı Kerim’in meal ve tefsiri ile bir hadis külliyatı tercümesi için, işe ehil müelliflerin seçimi, bu önemli görev için onların ikna edilip karşılıklı anlaşma ile görevi kabul etmelerinin sağlanması, eserlerin muhtevalarının belirlenmesi, yazım aşamasında çalışmaların izlenmesi, yazılan kısımların incelenmesi, basım ve dağıtımının sağlanması... gibi çok zor ve önemli hizmetler de bu cümledendir.

Rifat Börekçi’nin vefatından sonra yerine atanan Şerefettin Yaltkaya döneminde kayda değer bir gelişme olmamış, onun 23.4.1947’de ölümünden sonra bu makama 29. 4.1947’de, üçüncü Diyanet Reisi olarak Ahmet Hamdi Akseki tayin edilmiştir.

Ahmet Hamdi Akseki, hem klasik medrese öğrenimi görerek icazet almış, hem de birçok üstaddan özel dersler okuması yanında, Darülfünun’un ulum-i Aliye-i Diniye, Darulhilafeti’l-Aliyye ve Medresetü’l-Mütehassisîn’in Felsefe Kelam ve Hikmet-i îlahiye şubelerini de bitirip, -sonuncusu altı yıllık olmak üzere- üç fakülte mezunu olduktan başka ruus imtihanını da vererek dersiamlık payesini de kazanmış, son derece çalışkan ve zeki, ileri görüşlü, devrindeki gelişmeleri izleyen ve kendini devamlı yenileyen, dinî konularla ilgili her sahada derin vukufu olan bir alimdi. Memuriyete Medresetü’l-Mütehassisînin son sınıfında iken l7 Mart 1916’da Heybeliada’daki Mekteb-i Bahriyye-i Şahane’de akaid-i diniye, din felsefesi ve ahlak dersleri muallimliği ile başlamış, burada takrir ettiği desler, “Dinî Dersler” adı ile üç cilt olarak basılmıştır. Bazı camilerde kürsü şeyhliği görevi de yapan Akseki, dersiam olduktan sonra Darulhilafe medreselerinin çeşitli şubelerinde felsefe, tarih felsefesi, ilm-i nefis (psikoloji) ve ictimaiyyat (sosyoloji) müderrisliği yapmıştır.

1922 başında büyük bir feragat ve vatan sevgisiyle, İstanbul’daki vazifelerini izinsiz terkederek, Millî Mücadele’ye destek vermek üzere, gizlice Anadolu’ya geçmiş, Ankara Sultanîsi’ndeki ulum-i diniye (din ve ahlak dersleri) muallimliği yanında yeni teşkilatlanan Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin girişimlerinde resmî ve fahrî etkin görevler üstlenmiştir. Bu vekalette Tedrisat Umum Müdürlüğü yaptığı kısa dönemde (1922-1924) medreselerin müfredat programlarının ıslahı, eğitim ve öğretim kalitesinin yükseltilmesi, maddî şartlarının iyileştirilmesi konularında önemli gelişmeler gerçekleştirmiş, Darulhilafe medresesi sayısını 13’ten 38’e çıkarmıştır. Nitekim 5 Şubat 1341 (23 Mart 1923) tarih ve 771 nolu Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yer alan bir haberde, Mustafa Kemal Paşa’nın 3.2.1341’de gerçekleşen Konya seyahatinde Darulhilafe medresesini de ziyaret ederek tedrisat ve talebe hakkında bilgiler aldığı sınıflardan birinde Aksekili Hamdi Efendi’nin Dinî Dersler nam eserinden o günün dersi olan (İslam’da Şekl-i Hükümet konusunda) “Kur’an-ı Kerim’e göre, devletin müesses, bulunduğu esas ikidir. Birincisi adalet, ikincisi emaneti ehline vermektir. Binaenaleyh bu iki esası muhafaza eden bir hükümet, şekli ne olursa olsun, nazar-ı İslam’da meşru’ ve makbuldür. Müslümanlık şekle değil, ruha ehemmiyet vermiştir...” ifadelerinden fevkalade memnun olduğu belirtildikten sonra, talim hey’eti ve talebeye hitaben:

“Memnuniyetle görüyorum ki, tedris ve tederrüs cidden hakikat-i diniye dairesindedir. İnşaallah memleketimizi, milletimizi ihya edecek asrî ve hakikî ulema, fazîletkâr müderrislerimiz sayesinde, sizler olacaksınız... Aksekili Hamdi Efendi’yi de tebrik ve kendilerine teşekkür ederim. Meşhudatından atîy memleket için memnunum.” dediği ifade edilmiştir. Ne var ki, 3 Mart 1924’te ka bul edilen Tevhîd-i Tedrisat Kanunu ile Maarif Vekaleti’ne bağlanan bu medreseler kısa bir süre sonra kapatılmış, yerine sözü geçen kanunun amir hükmüne rağmen bir şey de konulmamış, böylece uzun süre 1950’lere kadar Türk çocukları din öğretiminden yoksun kalmıştır.

Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin lağvı ile Tedrisat Umum Müdürlüğü sona eren Akseki İstanbul’a dönerek 26 Nisan 1924’te Darülfünun İlahiyat Fakültesi hadis ve hadis tarihi müderrisliğine tayin edilmiş ise de, Rifat Börekçi’nin ısrarlı haberleri üzerine, aynı tarihte tayin edildiği Hey’et-i Müşavere azalığını kabul etmiş, daha sonra 27.7.1939’da yeni ihdas edilen Reis Muavinliği’ne nakledilmiştir.

A. Hamdi Akseki’nin Hey’et-i Müşavere azası ve Reis Muavini olarak çalıştığı 1924-1947 yılları, ülkemizde son asırlarda dinî yayın düzeyinin en alt seviyede olduğu bir dönemdir. Bu dönemde Meclis kararı ile hazırlatılan, bugün bile henüz aşılamamış iki muhallet eser ile Aksekili’nin Diyanet Riyasetince basılan eserleri dışında ciddi anlamda dinî yayın yok gibidir. Millî Mücadele’nin sıkıntılı dönemlerinde bile yayımına ara vermeyen, İstanbul’da şartlar elvermediğinde Anadolu’da, Kastamonu, Ankara ve Kayseri’de yayımlanarak Millî Mücadeleye destek veren Sebilürreşad mecmuası bile 1925’te kapanmış, dinî yayın yapılması imkânı kalmamıştır. Nitekim, 1943’te yayımlanan “Hz. Muhhammed” adlı eserin toplatılması üzerine yapılan müracaata, dönemin Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim (Tör) imzası ile verilen 17 Mayıs 1943 tarih ve 653 sayılı cevapta:

“...Biz her ne şekilde olursa olsun, memleket dahilinde dinî neşriyat yapılarak, dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz... Günün bu kabil neşriyata tahammülü olmadığını siz de takdir edersiniz” denilmiştir. (Sebilürreşad, XII, 284)

İşte böyle bir dönemde Akseki, İslam’ın savunmasını ve Müslüman halkın din konusunda bilgilendirilmesini âdeta tek başına üstlenmiş, kaleme aldığı birçok eserini hem de bütçe imkânları ile Diyanet neşriyatı olarak basımını başarmıştır. Bu hacim ve muhtevada eserin, o dönemin şartları içinde yayımının sağlanması, başka örneği bulunmayan zor bir olaydır. (Yayımlanmış eserleri şunlardır: 1) Ahlak Dersleri, 1340 (1924), Diyanet Reisliği’nin ilk yayını; 2) Askere Din Dersleri, 1341 (1925), Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi F. Çak. yazılı talebi üzerine; 3) Köylüye Din Desleri, (1928); 4) Ve’l-Asr Suresi’nin Tefsiri, (1928); 5) İslam, (1928); 6) İslam’da İktisat ve Tasarruf, (1932); 7) İslam Dini, (1933) Cami görevlilerine tevzi edilmek üzere Evkaf Umum Md.nün talebi üzerine hazırlanmış, müteakip baskıları Başkanlıkça yapılmış, imam-hatip ve öğretmen Oklullarında ders kitabı olarak yıllarca okutulmuştur; 8) Peygamberimiz Hz. Muhammed, (1934); 9) Tayyare ve Kuvvet ts; 10) Yeni Hutbelerim, 2 büyük cilt, (1936-1937); 11) Ramazan Armağanı, (1937); 12) Yavrularımıza Din Dersleri, 2 kitap (1941 ve 1948); 13) İslam Dini Fıtrî Tabiî ve Umumî Bir Dindir, (1944); 14) Peygamberimizin Vecizeleri, (1945); 15) Askere Din Kitabı, (1946); Merhumun “Mezahibin Telfiki” (1332), “Dinî Dersler” 3 cilt, “Garanik Mes’elesi ve Hatemü’l-Enbiya” (1338) ve “İslam Dini Fıtrîdir” (1341) adlı eserleri Diyanet İşleri Reisliği’nin kuruluşundan önce neşredilmiştir.)

Henüz talebelik yıllarında 1908’den itibaren yazı hayatına başlayarak çok sayıda eser veren Akseki’nin hemen bütün yazı ve eserlerinde ilmî, siyasi ekonomik ve kültürel bakımdan geri kalmış olan İslam âleminin her alanda ilerlemesi ve gelişmesi için çırpındığı görülür. Birçoğu Sırat-ı Müstakim ve Sebîlürreşad mecmualarında yayımlanmış çok sayıda ilmî makale ve inceleme yazısı ve 43’ü basılmış 70’in üzerinde eseri vardır. Bunlarda Müslümanların geri kalmalarını dine bağlayan ve dini artık devrini tamamlamış, modası geçmiş bir kurum şeklinde göstererek İslam’a saldıranlara karşı İslam’ı savunduğu gibi, hurafe ve batıl inançlarla, aşırı gelenekçi, taklitçi, iyi-kötü her türlü yenilik, gelişim ve değişime karşı çıkan mutaassıp zihniyetlerle de mücadele etmişti.

1925’te Tarikat-ı Salahiye Cemiyeti üyesi olduğu iddiası ile Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılanan ve kırk gün tutuklu kaldıktan sonra 18.7.1925’te serbest bırakılan Aksekili’ye -Tarık Zafer Tunaya’nın 19.7.1925 tarihli Cumhuriyet gazetesinden naklettiği habere göre- (Türkiye’de Siyasî Partiler, I, sh.582, dn. 26, İst., 1986) mahkeme reisi:

“Mahkeme kurulu sizden yararlanılacağına inanıyor. Şu şartla ki, inkılabın bugünkü esaslarına en ufak bir uygunsuzluk yapmamalısınız. Durumunuz ve gençliginiz bakımından, bilhassa Tevhîd-i Tedrisat Kanunu’nun kabulünden sonra dahi vatana hizmetlerde bulunabilirdiniz ve bulunabilirsiniz. Bu bakımdan beraetinize karar verildi.” demiştir. (Mustafa Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, II, sh.188, İst., 1987)

Eğer bu haber doğru ise, dinde yapılmak istenen reformlar konusunda ondan bazı beklentilerin olduğu anlaşılıyor. Fakat o, bu tür girişim ve isteklere ömrü boyunca cesaret ve metanetle daima karşı çıkmış ve en zor şartlar altıda bile tavizkâr davranmamıştır. Onun bu tür istek ve baskılara karşı nasıl direndiği o dönemde Maarif Vekilliği yapan Hikmet Bayur’un bir yazısındaki anlatımında açıkça görülüyor:

“1933’lerde T. C. Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi olduğu halde bütün yetkiler A. Hamdi Akseki’nin elindeydi. Kendisini Bakanlığa çağırdım, İsmail Hakkı İzmirli ile Şerefettin Yaltkaya’nın Arapça’dan başka bir dille Kur’an okunmasını caiz gören İmam-ı Azam’ın içtihadı ile ilgili yazılarını (bu yazılar için bkz. Belleten, XXII, sayı 88, sh. 599) göstererek mezhebini sordum ve: “Hanefî misiniz?” dedim. Durumu farkeden ve çağırılış sebebini sezen Akseki soruma sadece “Müslümanım” şeklinde cevap verdi. Soruyu hangi biçime sokarak sorsam hep aynı cevabı verdi. Bunun üzerine Ebu Hanife’nin Arapça’dan başka dillerle namazda Kur’an okunabileceği konusundaki içtihadını tercih eden İsmail Hakkı İzmirli için, “Hocamdır ama isteğe göre fetva verir” dedi. Şerefettin Yaltkaya hakkında bir şey söylemedi. İmam-ı Azam’ın içtihadı hakkında: “O bu içtihadından rucu’ etmiştir, o görüşünü bırakmıştır” dedi. Rucu’ söylentisinin asırlarca sonra uydurulmuş bir yalan olduğunu söyledimse de, “Rucu’ etmiştir efendim” sözünü tekrarladı durdu. Söylenecek bir şey kalmamıştı... Böylece Aksekili Hoca da Osmanlı Devletini batırmış olan taassubun yeni bir örneğini vermiştir.” (Hikmet Bayur “İbadet Dili”, Necati Lugal Armağanı, 152-153, Ank., 1968)

Veli Ertan’ın (kayınpederi) H. Hüsnü Erdem’den naklederek bana anlattığına göre, namazın Kur’an-ı Kerim’in tercümesiyle kılınabileceğinin, dinî ve ilmî hiçbir dayanağı olmadığı konusundaki henüz basılmamış “Namaz ve Kur’an” adlı eserinin yazılması şöyle başlamıştır:

Kendisi de namazın Kur’an-ı Kerim’in tercümesiyle kılınabileceği kanaatini taşıyan Şerefettin Yaltkaya bir gün kendilerine:
- Hamdi Efendi, yukarıdan çok ısrar var, başka birini tavzîf etsek, yüzüne gözüne bulaştırır, beceremez. Sizin bu gibi konulardaki vukufunuz ve halk nazarındaki itibarınız herkesçe müsellem. Bir rapor hazırlasanız da bu işi artık bitirsek, demiş. Bir süre sonra Akseki’nin takdim ettiği raporu okuyan Yaltkaya:
- Hamdi Efendi’ye bir iş havale ettik, karşımıza demir leblebi ile çıktı artık bunu kimse aşamaz demiş. (Bu kıymetli eser, Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeleri Prof. Dr. Bünyamin Erul ve Doç. Dr. Halil Altuntaş tarafından basıma hazırlanmaktadır)

A. Hamdi Akseki dönemindeki kayda değer gelişmeler ise, 1931’de cami ve mescitlerin yönetimi ve buralarda vazifeli personelin özlük hakları ve görevleriyle ilgili Vakıflar Umum Müdürlüğü’ne devredilmiş olan görev ve yetkilerinin 1950’de tekrar Başkanlığına iade edilmesi böylece yirmi yıla yakın bir süre sıkıntı çeken bu görevlilerin asli yuvalarına dönmelerinin sağlanması ile 1950’de yayın Müdürlüğünün ve 1951’de Dini Yayınlar Döner Sermayesi’nin kurulması ve en önemlisi de, uygulanmakta olan ezan, kamet ve bayram tekbirlerinin Türkçe okunması konusundaki mecburiyetin ve Arapça ezan ve kamet okuyanlara üç ay hapis cezası verilmesini öngören kanun hükmen kaldırılmış olmasıdır. Bu olayla ilgili olarak A. Hamdi Akseki’nin Müftülüklere gönderdiği 23.6.1950 tarih ve 6715 sayılı genelge şöyledir:

Elfaz-ı mahsusa, ezanın rüknü ve sıhhatinin şartı olduğuna göre, hususi lafızlarından başkası ile okunan ezana velev en doğru bir tercüme ile de olsa, itibar yoktur.
Tamamıyla bir ibadet mevzuu olan ezan ve kameti asli şeklinden çıkarıp şu veya bu dille okumaya zorlayıcı hükümlerin, ezan ve kameti din lisanı ile okuma yasağının ahiren Büyük Millet Meclisi’nce kaldırılması hadisesinin vatandaşlar üzerinde husule getirdiği büyük ferahlık ve hoşnutluk, yurdun muhtelif bölgelerinden gelen yazılarda açıklanmaktadır.

Bu yolda yapılan tebligat üzerine ilinizde/ilçenizde hasıl olan durum hakkında bilgi verilmekle beraber, hangi gün ve vakitten itibaren tatbikata başlandığının ve ezanı kendisine mahsus olan usul ve dini lisanla okumayı bilmeyen müezzinler bulunup bulunmadığının, şayet böyleleri varsa bu hususta ne gibi tedbir alındığının bildirilmesi lüzumu ehemmiyetle beyan olunur.”

6 Ocak 1951 cumartesi günü enfarktüs geçirerek Ankara Numune Hastanesine kaldırılan merhum, 9.1.1951 salı günü hastanede vefat etmiştir. O günlerde Ankara’da vaiz olan İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü öğretim üyesi ve müdürlerinden Ahmed Davudoğlu’ndan dinlediğim şu olayı da kaydedeyim: Hastanede yarı baygın halde iken yanında bekleyen hanımına:
- Kalk, Rasulüllah Efendimiz geldi demiş ve kısa bir süre sonra -teslîm-i ruh etmiştir. Nur içinde yatsın.