Makale

Bilgi Çağında Hikmet ve İrfan Arayışı

Bilgi Çağında
Hikmet ve İrfan Arayışı


Doç. Dr. İbrahim Hilmi Karslı
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Günümüz toplumları, gelişmek, ilerlemek ve yeryüzünün imkânlarından daha fazla istifade etmek için kıyasıya bir mücadele içerisinde bulunmaktadır. Bu bağlamda bilgi, yeryüzünde güç ve hakimiyet sahasını geliştirmenin bir vasıtası olarak kullanılmaktadır. Bilgili ve kültürlü insanlar yetiştirmek ve bilgiyi geniş kitlelere yaymak öncelikli bir mesele olarak ele alınmaktadır. Yönetici ve siyasilerin, en fazla bilgi ve bilimin önemini insanlara anlattıklarını söylersek her halde mübalağa etmiş olmayız. Hele kalkınma yarışında geri kalan ülkeler, toplumlarını harekete geçirmek için bilgi ve bilimin önemini her şeyden daha fazla vurgulamaktadır.

Modern çağların bir diğer özelliği de, tarihin hiçbir döneminde görmediğimiz şekilde, bilginin bu kadar kolay elde edildiği, ona ulaşma vasıtalarının bu denli yaygınlaştığı bir sürece işaret etmesidir. Artık bilgi sahibi olmak ve onu devretmek kadar kolay bir şey yoktur. Kadim dönemlerde bilgiyi elde etmek için yüzlerce kilometre yol katediliyor ve bu en erdemli bir çaba olarak görülüyordu. Artık günümüzde buna gerek yoktur. Çünkü insan, oturduğu yerden bilgi ihtiyacını fazlasıyla karşılamakta ve bu konuda doyuma ulaşmış bulunmaktadır. Hatta yaşadığı bu muazzam bilgi sirkülasyounu sebebiyle bir bilgi kirliliğinden bahsedilmektedir. Yani bilgi insanın aydınlanmasına değil, zihninin daha fazla bulanıklaşması hatta şaşkınlığa uğramasına sebep olmaktadır. Anlaşılan o ki, eskilerin malumatfuruş olarak tabir ettikleri insanların sayısı günümüzde gittikçe çoğalmaktadır. Ne var ki bugün bilgi, özümsenen ve hayatla irtibatı kurulan bir keyfiyet olmaktan çıkmış ve bir yük haline gelmiştir. Yine bilgi, insanın ruhsal, zihinsel dinginliğe ermesi, manevî varoluşsal serüvenine katkı sağlaması şöyle dursun, yorgun ve bitap düşmesine yol açmıştır. Aslında bilgi art niyetli değildir; fakat insanın anlam arayışına eşlik etmediği, hikmet ve erdeme tutunamadığı zaman, onun yarasına merhem olamamakta hatta bazen karanlık arayışlarının en büyük destekçisi haline gelebilmektedir.

Diğer taraftan tahsil ettiğimiz kutsal bilgi bize pek de fayda vermemektedir. Bu da sahih ve tutarlı bir anlayışa sahip olmadığımıza işaret etmiyor mu? Bilgiyi başkaları için değil, öncelikle kendimiz için öğrenmemiz gerekmez mi? Veya kendimizi paranteze alarak bilgilenmemiz doğru bir yaklaşım mıdır? Bütün bu sorular, bilgide bir sekülerleşmeyi yaşama yanlışlığı içinde olduğumuza işaret etmektedir. Bu da, ilim ve bilginin manevi içeriklerinin boşaltılması, dünyevi amaçlar uğrunda istismar edilmesi ile eşdeğer anlama gelmektedir. Bilgi, başarımızı kanıtlamak ve zihin konforumuzu güzelleştirmek için gerçekleştirilen bir çaba olmamalıdır. Yine bilgi, etkinlik alanımızı genişletmek, güç ve şöhret sahibi olup maddi ve manevi çıkar sağlamak için değil; aksine güçsüzlüğümüzü ve sınırlı oluşumuzu daha derinden hissetmek amacına yönelik olmalıdır. Artık bilgi çağdaş Batı medeniyetinde kullanıldığı gibi insanın üzerinde bulunduğu gezegene hâkimiyetini değil; aksine nefsinin azgın eğilimlerini kontrol etmeyi ve yeryüzünün imarı sorumluluğunu üstlenmelidir. Kısaca yeniden insanı merkeze alan bir bilgi anlayışına acilen ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü bilgi çağında insan hikmet ve irfan yoksunluğunu yaşamaktadır. Bilginin, kendi amacından koptuğu, içinin boşaltıldığı ve insanın iktidar mücadelesine bu denli araç olarak kullanıldığı başka bir dönem her halde olmamıştır.

İşte bu bağlamda bilgi peşinde olanların bir bilim ahlakına sahip olmaları gerektiği daha iyi anlaşılmaktadır. İslami değerler sisteminde bir tıp ahlakı, bir çevre ahlakı, bir siyaset ahlakı, bir ekonomi ahlakı olduğu gibi bir ilim ahlakından bahsetmek de mümkündür. Bu konunun, Kur’anî ve nebevî boyutları yanında, İslam düşüncesinde birçok ilim adamı ve düşünürün katkılarıyla oluşmuş başka yönleri de bulunmaktadır. (Bk. Prof. Dr. Mehmet Bayraktar, İslam’da Bilim Ahlâkı, Diyanet Aylık Dergi, Mayıs 2008) Öncelikle belirtmek gerekir ki, Kur’an, uluhiyyetin (tanrılığın) sadece Allah’a ait olduğu konusunda tanıklık getirirken sırasıyla Allah’ı, melekleri ve ilim sahiplerini zikreder. (Âl-i İmrân, 18) Elbette ki, onların böyle bir sıralamada yer almaları, manevi mertebelerine işaret ettiği kadar ilmin tevhit merkezli bir etkinlik olduğunu da göstermektedir. Yine ilim arayışı, nihayetinde insanı cennetin ebedi mutluluklarına götüren bir süreçtir. (Buhârî, İlim, 10; Ebû Dâvud, İlim, 1; Tirmizî, Kur’ân, 10; İlim, 19) Hem dünya hem de ahiret faydasını hedefler. Nitekim Hz. Peygamber faydasız ilimden Allah’a sığınır. (Müslim, Zikr, 75) Bu hadis, üzerinde durulması gereken bir içeriğe sahiptir. Bilindiği gibi, Hz. Peygamber’in en önemli çabalarından biri, çağdaşlarına ilim ve irfan sevgisini aşılamaktı. Ancak görüldüğü üzere o, faydasız ilimden Allah’a sığınmaktadır. Bu ifadelerin ne anlama geldiği, her halde günümüzde çok daha iyi anlaşılmaktadır. Çünkü üzerinde yaşadığımız gezegeni ve bütün insanlığı imha edecek kadar nükleer, kimyasal ve biyolojik silahların üretildiği bir dönemde yaşıyoruz.

İlim gerçeği öğrettiği gibi hakikate teslim olmayı ve onu yaşamayı da gerektirir. Yine ilim yolcusunun en bariz vasfının ilahî sevgi ve haşyeti talim etmek olduğu ifade edilir. (Fâtır, 28) Ayrıca Kur’an bilenle bilmeyenin eşitsizliğine veya aralarındaki farka işaret eder. “(Böyle bir kimse mi Allah katında makbuldür,) yoksa gece vakitlerinde, secde halinde ve ayakta, ahiretten korkarak ve Rabbinin rahmetini umarak itaat ve kulluk eden mi? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.” (Zümer, 9) Bu ayet, genelde gerek sosyal bilimler gerekse fen bilimleri olsun bütün bilgi türleri bağlamında ele alınır ve ilme teşvik için kullanılır. Ancak burada metodik bir hata yapıldığı ve bir bütünlük içerisinde ayetin ele alınmadığı anlaşılmaktadır. Bu açıdan baktığımızda insanı yücelten ilmin hangi tür ilim olduğu veya bu ilmi elde edenlerin ne gibi hasletlere sahip oldukları daha açık görülmektedir. Bu, her şeyden önce müminin ilahî hakikatler konusunda derinleşmesini sağlayan, Allah’a karşı olan muhabbet ve tazim duygularını geliştiren, büyük buluşmaya hazırlık şuurunu ve ilahî rahmete nail olma arzusunu yaşatan bir ilimdir. Dolayısıyla ayetin manevi hedeflerden yoksun insan ve evrenle ilgili modern/seküler bilgiyi içerdiğini söylemek zordur. Aslında Kur’an’ın ilgili diğer atıflarından da böyle bir sonucu varmak mümkün görülmemektedir. Ne var ki, son asırlarda Batının etkisiyle Müslümanlarda bu konuda bir zihin karışıklığı olduğu anlaşılmaktadır. Bu kavramlar, bazen bilgisizlik, bazen de çağdaş medeniyete olan özenti sebebiyle keyfi bir şekilde, yanlış bağlam ve muhtevalarda kullanılmaktadır.

Sonuç olarak şunlar söylenebilir: Bugünün insanının, özümsenen, dolayısıyla hikmete ve eyleme dönüşen bir bilgiye ihtiyacı vardır. Artık bilgiyi cem’ etmeye değil, sindirmeye ve te’lif etmeye yönelmek gerekmektedir. İslam, temel metin ve bunlara dayalı oluşan geleneği ile bu anlamda özgün bir bilgi felsefesine sahiptir. Bu açıdan bizim bilgi ve ilim kavramlarına yüklediğimiz anlam ile modern dünya görüşünde bunlara yüklenen anlamlar birbirinden farklılaşmaktadır. İslami dünya görüşünde bilgi bütün çeşitleri ile metafizik ve kutsal bir içeriğe sahiptir. İnsanı daima ötelere taşıma amacı güder. Görünenden hareketle görünmeyene varmayı amaçlar. Böylece müminin varlık algısını şekillendirir. Bu konuda insana sadece bir dünya görüşü vermekle yetinmez. Bunun ötesinde zihin ve değerler dünyasını esas alır; insana yararı olmayan zihinsel fantezileri ve spekülasyonları bir tarafa bırakır; telkin ettiği imani ve ahlaki değerler çerçevesinde insanı özüne dönüştürmeyi hedefler. Ancak modern dünya görüşünde bilgi böyle bir amaçtan yoksundur. O bütün atıfları ile bu dünyaya aittir, çağrışımları ve referansları ile burayla sınırlıdır.