Makale

Dindaşını Ötekileştirme

Dindaşını Ötekileştirme


Prof. Dr. M. Şevki Aydın
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
msaydin@diyanet.gov.tr

Batı dinî despotizmin karanlığında debelenirken, Müslümanlar, İslam’ın başlangıcından itibaren bütün din müntesipleri için din ve vicdan özgürlüğünü, ibadet özgürlüğünü, dinî eğitim ve öğretim özgürlüğünü hukukun güvencesi altına almışlardı. Üstelik, bu özgürlükler sadece bireyin hakkı olarak görülmemiş; birey için olduğu kadar cemaat için de bu özgürlükler söz konusuydu. İslam içi farklı yorumları engelleyip üniform bir din anlayışını oluşturma çabası da asla görülmedi. Dinin sabiteleri ortak paydayı oluşturmakla beraber, yorum farklılıkları hep olageldi. Hiçbir zaman Hz. Ömer’in, bir Ebu Zerr olması veya aksi düşünülmedi. Birtakım istisnalar hesaba katılmazsa, bu anlayış İslam tarihi boyunca varlığını sürdürdü. Batı, ancak aydınlanma çalışmalarıyla bu anlayışa yaklaşma imkânına kavuştu.
Batıda özgürlük anlayışı geliştirilirken, son dönem İslam dünyası sahip olduğu özgürlükçü düşünceyi geliştirip güncelleştirmede yeterince başarılı olamadı, hatta miras aldığı çizgiyi bile koruyamadığı söylenebilir. O kadar ki, kendi dindaşlarının yorum özgürlüğünü bile olması gereken tabiî bir İslami tutum olarak algılamakta zorlanan bir anlayış Müslümanlar arasında zaman zaman ve yer yer kendini gösterebilmektedir.

Kendi dindaşının farklı yorumu benimsemesine karşı kimi Müslümanların müsamahasızlığı, ölçü kaçırılarak tekfir (müslümanın dinden çıkıp kafir olduğunu iddia etme) mekanizmasına bile dönüşebilmektedir. Kendisi gibi düşünmeyen, kendi dindarlık anlayışını aynen benimsemeyen, din içindeki farklı yorumlardan birini kabullenenleri hemen sapıklıkla itham etme veya tekfir etme kolaycılığı gibi indirgemeci, dışlayıcı, saldırgan bir tutum takınılabilmektedir.

“Uzun bir tekfircilik tecrübesi yaşadıktan sonra yolun sonunda duvara çarpıp yanlış yolda olduğunu fark eden ve tam anlamıyla U dönüşü yapan” biri şu itirafta bulunmaktadır: “Birini şu mezhebe, diğerini şu cemaate mensup diye tekfir ettim. Onlardan olmayanların önemli bir kısmını da onları tekfir etmedikleri için tekfir ettim. Sonra etrafıma bir baktım, kimse kalmamıştı. Kendimden başka herkesi tekfir etmiştim ve sıra kendime gelmişti. Burada düşündüm, ben bu kadar insanı tekfir ederken kendi konumumu nasıl garantiye alabiliyorum? İşte orada dönüş yaptım ve artık Müslüman olduğunu söyleyen kimseyle uğraşmıyor, yanlış bir itikadı varsa hükmünü Allah’a bırakıyorum.” (Varol, 27.08.2009)
Yukarıdaki itirafta görüldüğü gibi, tekfir etme işi bir başlamaya görsün, başladı mı artık dur durak bilmez, sınır tanımaz hale rahatlıkla gelir. Bu tutum, zamanla kişiyi her şeye muhalif olma saplantısına sokabilir. Bu durumda o, dini anlamayı kendi tekelinde sayıp din jandarmalığına kalkışabilir. Kimin Müslüman olup olmadığını belirleme yetkisini kendinde görmeye başlar.

Din adına son derece tehlikeli sonuçları olan tekfircilik, öncelikle sahibini yakar: “Her kim kardeşine ey kâfir derse ikisinden biri öyle olur. Ya dediği gibidir, ya da söz sahibine döner.” (Muslim, Kitabu’l-İman, 111. Ayrıca bk. Buharî, Edep, 73) Onun için Müslüman ulema, bundan olabildiğince uzak durmuştur. İmam-ı A’zam gibi hocaların özgür düşünceyi besleyen ders halakaları -ki bunlar, serbest tartışmaların yapıldığı, hocanın görüşlerini öğrencilerin rahatlıkla sorgulayıp değerlendirdiği, hatta muhalefet edebildiği halakalardı-, bu anlayışın yanlışlığını kanıtlayan örnek İslami uygulamalardır. İmam Gazzalî, en rahat fikir yürüten filozofları sadece üç noktada tekfir edebilmiş; ama İbn Rüşd gibiler, Gazzalî’nin bu değerlendirmesini bile hatalı bulmuş, katılmamışlardır. “Birinin 99 özelliği küfrünü, bir özelliği de imanını gösteriyor olsa, onun imanına hükmedilir” anlayışı, Müslümanların âdeta ittifakına mazhar olmuştur.
Tekfircilik gibi her dışlayıcı yaklaşım, sahibinin daima başkalarının yanlışlarını araştırmakla, başkalarıyla uğraşmakla, onları değerlendirmekle meşgul olmak suretiyle kendini ihmal etmesine neden olacaktır. Kendiyle ilgilenmeyen kişi, elbette kendi kusurlarını göremeyecek, onları giderme ihtiyacı duymayacaktır. Böylesine başkalarına gözlerini çivilemiş olmaktan kendini görememe durumu, birey veya grup olarak gelişmenin önünü tıkar. Bu noktada şu Kur’anî mesaj ne kadar dikkat çekicidir: “Ey iman edenler! Siz kendi yakanıza yapışın, kendinizi düzeltmeye bakın!…” (Maide, 105)

Tekfirci tutumunu itiraf eden kardeşimiz, yukarıdaki sözler arasındaki “yanlış bir itikadı varsa hükmünü Allah’a bırakıyorum” ifadesinin başına “bence” kaydını eklemeyi unutmuş. Bu kaydı eklemediği takdirde, dayatmacı hatalı tutum varlığını sürdürebilir. Çünkü benim yanlış gördüğüm dinî yorumun “mutlak yanlış”, doğruluğuna inandığım kendi yorumumun da “mutlak doğru” olduğunu kesinlikle iddia etme hakkım yoktur. Başkasının dinî yorumu, benim yanlış saymamla mutlak yanlış durumuna düşmez; yine benim doğru kabul etmemle de kendi dinî yorumum, mutlak doğru niteliğini kazanmaz. Çünkü benim değerlendirmem, kendime göredir, kendi kapasitemle sınırlıdır; dolayısıyla kararlarım izafidir, mutlak gerçekliği yansıttığının kesinliğini/kuşkusuzluğunu iddia edemem.

Elbette kendi dindarlık algımın doğru olduğunu düşünüyorum/düşüneceğim. Bir bakıma buna mecburum. Doğru olduğuna kanaat getirmezsem ona bağlanamam, tutum ve davranışlarımı ona göre belirlemem mümkün olmaz. Ancak bu, benim kendi din anlayışım üzerinde düşünmeyi durdurmama, bu anlayışımın doğruluğunu mutlaklaştırıp onu başkalarına dayatmama yol açmamalıdır. Ayrıca ben, aynı nassı başkalarından farklı anlayan bir yorumu benimsediğim gibi, başkalarının da benimkinden farklı bir yoruma sahip olabileceği gerçeğinin bilincinde olmalıyım. Bu farklılık, bireysel ve toplumsal farklılıkların doğal sonucudur. Herkes, okuduklarını, dinlediklerini, gördüklerini kendi kapasitesinin elverdiği kadarıyla anla(mlandırı)r. (Bk. Aydın, Temmuz, 2009)

Bu yaklaşım, elbette kendi din anlayışımı başkalarıyla paylaşma ve farklı yorumları, farklı İslam anlayışlarını sorgulayıp değerlendirme, eleştirme hakkımı, hatta görevimi ortadan kaldırmaz. Ama bu görevimi yapmaya çalışırken, o farklı din anlayışına sahip olan Müslüman(lar)ı dışlayıcı, yargılayıcı, aforizmacı tutum takınmamalıyım. Eleştirilerime, kendi yorumumu körü körüne savunup başkasınınkinin yanlışlığını kanıtlama saplantısı değil; hakikatı yakalama/anlama, kendi dindarlığımın kalitesini artırma kaygısı hakim olmalıdır. Böyle yapmadığım takdirde, temel İslami yaklaşımdan sapmış olurum: “Sözü dinleyip de en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.” (Zumer,18) “Hikmet, müminin yitiğidir; onu nerede bulursa alır.” (Tirmizî, İlim,19.; İbn Mace, Zühd,15) “Her ilim sahibinden üstün bir bilen vardır.” (Yusuf, 76)

Bu çerçevede, nass ile yorum arasındaki farkın, bu ikisinin epistemik değerlerinin bilincinde olmak ön şarttır. (Bk. Aydın, Temmuz, 2009) Bu bağlamda en azından kendi anlayışımı “yanlışa ihtimali olan doğru”, başkasınınkini ise “doğruya ihtimali olan yanlış” olarak görmem gerekir. Bir başka deyişle, her birimizin din anlayışındaki doğruluk ve yanlışlığın mutlak değil, göreceli olduğu unutulmamalıdır.

Din anlayışlarının göreceliğinin farkında olmak, hem kendi anlayışımız üzerinde düşünmeyi durdurmamaya, hem de başkalarının anlayışlarını anlama çabalarını sürdürmeye neden olur. Bu tutum ise, hem kendi anlayışımızı dayatıp farklı anlayışa sahip dindaşlarımızı ötekileştirmemizi önler, hem de sürekli kendimizi geliştirmenin, dindarlık kalitemizi artırmanın manivelası olur. Çünkü bu yaklaşım, tarafların birbirini hoşgörüyle karşılayıp sürekli diyalog/karşılıklı olumlu etkileşim içinde olmalarını; dolayısıyla birbirlerinin birikiminden yararlanarak kendi anlayışlarındaki eksik ve yanlışları fark etme, onları giderme imkanını sağlar. Böylece, “Daha iyi işlerde yarışın” (Bakara,148) ayetinin ruhuna uygun davranmış oluruz.

Söz konusu dışlayıcı yaklaşımın bir gücü arkasına alması veya yaygınlaşması, farklı düşünceleri dile getirme konusunda bireyler üzerinde korku/baskı oluşturmaktadır. Bu toplumsal baskının oluşturacağı korku/panik, insanların mevcut dinî anlayış ve uygulamalar üzerinde düşünmeyi sürdürme, düşüncede derinleşmek suretiyle farklı bilgi ve düşüncelere ulaşma çabalarına ket vurur; olanla yetinmenin gerekliliğine onları inandırır. Bu da Kur’an ve sünnet üzerinde sürekli düşünme, yeniden anlamaya çalışma fikrini yok eder. Böylece mevcut din anlayışının eksiklikleri ve yanlışları fark edilemez ve sonuçta bu olumsuzluklar giderilemeyeceğinden din anlayışını güncelleştirip geliştirme çalışmalarının önü tıkanır.

Ayrıca, bu sözü edilen korku/baskı ortamında her bireyin kendi dindarlık anlayış ve uygulamalarını özgür iradesini kullanarak bizzat belirlemesi imkânı da yok olur. Böyle bir ortamda, İslam’ın çok önemsediği dinî içtenlik, ihlas, samimiyet ve bunlar sayesinde elde edilen dindarane iç huzur kaybolur; şekilcilik, gösterişçilik, riyakârlık, çok yüzlülük gibi İslam’ın karşı çıktığı çirkin tutumlar yaygınlaşır.
İslam’ın temel değerlerini dinamitleyen bu kökten dışlayıcı tutum, özellikle de Müslümanların kardeşliğini, gücünü, birlik ve beraberliğini ortadan kaldırıcı rol oynadığından dolayı, güç/şer odaklarının işine gelmektedir. Bugün İslam dünyasına bakınca, bunu rahatlıkla görebilmekteyiz. Müslümanlar, birbirini boğazlamakla, birbirlerini yok etmekle, kendi enerjilerini tüketmekle meşguller; başkalarının bunun için enerji harcamasına gerek kalmamaktadır.

Ne var ki, bu şer odaklarının tuzak kurmaları ve benzeri sebepler, Müslümanlardaki bu yanlış tutumun ana/kaynak sebebi değil; sadece içteki potansiyelin dışlaşmasını tetikleyen talî sebepleridir. Dışlayıcılığı doğuran asıl iç sebeplere yönelmek, onları teşhis edip ortadan kaldırmak gerekmektedir. Yani asıl çözüm, bataklığı tespit edip onu kurutmaktır. Müslüman, dindaşını dışlayıcı potansiyele sahip olduğu, bu tutumu onaylayan bir dindarlık algısını taşıdığı sürece, onu kullananlar mutlaka çıkacaktır. Onun için önemli olan, Müslümanı bu anlayıştan kurtarmak, bunun sebep(ler)ini yok etmektir.
Bu bağlamda, din eğitimi anlayış ve uygulamalarının öncelikle ele alınıp sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu anlayış, bireye birden bire musallat olmuyor; içinden geçtiği din eğitimi süreci onda bu anlayışı oluşturmaktadır. Bireyi yöneten bu anlayışı giderip alternatifini üretmenin yolu uygun din eğitimini işe koşmaktan geçmektedir.

Belli bilgi kalıplarını bireye dikte etmeyi, anlamlandırtmadan/sorgulatmadan ezberletmeyi öngören, dolayısıyla öğreticinin takririne dayalı bir din eğitimi, bu müsamahasız, dışlayıcı anlayışı üreten kuluçka işlevi görmektedir. Böyle bir uslupla sunulan kalıp dinî bilgiler, mutlak doğru kabul edilip benimsendiği için, onlardan farklı olanın asla doğru olamayacağı kanaati, bireyi abluka altına almaktadır. Böyle bir din eğitimi, bireyi şartlandırıp kalıplamakta, ufkunu daraltmaktadır. Şablona sıkıştırılmış bir zihin, esnekliğini, manevra imkanını, merak yeteneğini, hakikatı farklı boyutlarıyla görme gücünü kaybetmektedir.
Din eğitiminin niteliği sorgulanırken elbette öncelikle uygulayıcılarının sorumluluğu öne çıkmaktadır. Yanlış din anlayışının oluşmasında din anlatanların/öğretenlerin öncü rolü söz konusudur. Bu yüzden, din öğreten/anlatan hocalar/alimler, öncelikle öz eleştiri yapıp Müslümanlar arasında bu tür dışlayıcı anlayışların oluşmasında kendi din eğitimi yaklaşımlarının, din öğretimi modellerinin, usluplarının ne kadar katkıda bulunduğunu sorgulamak zorundadırlar.
Bu çerçevede, din eğitimimizin niteliğini eleştirel yaklaşımla ele alıp değerlendirmekte yarar var.

KAYNAK
Aydın, M. Şevki, “Dinî Bilgiyi Tecdid”, Diyanet Aylık Dergi, Temmuz, 2009.
Varol, Ahmet, “İslamî Mücadelenin Uru: Tekfircilik”, Vakit, 27.08.2009.