Makale

Bilgi Ağacından Rıdvan Ağacına Kur'an'daki İlâhî Değerler Sisteminin Gizemli Dili

Doç. Dr. Soner Gündüzöz
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Ağaç, Kuran’da bütün zengin kullanımlarıyla Kutsal olanla insanın ilişkisini düzenleyen değerler sisteminin derunî ve bir o kadar göz alıcı anlatımıdır.


Ağaç, küresel ısınma, kuraklık, yangın ve sel gibi tabiî felâketlerin gündemden hiç düşmediği bir ortamda, dünyamızda eskiye göre çok daha kuvvetli şekilde hayatın simgesi haline gelmiştir. Bazen bir zürafaya besin, bazen bir sincaba yuva, bazen yırtıcı bir hayvana dinlenme mekânı olan ağaç, akasyasından meşesine, kayınından köknarına, çamından sekoyasına, sedirine, çınarına ekolojik sistemin temel unsurudur. Kısaca ağaç, Allah’ın tüm canlılara rahmetinin eşsiz ve doğal anıtıdır.

Kur’an, arılara doğal bir kovan görevi yerine getirmek (Nahl, 68), meyveleri ile besin değeri taşımak (Bakara, 266; En’âm, 99; Kâf, 9-10-11; Abese, 24-32), estetik bir değer taşımak (Neml, 60) ve sanayide kullanılmak (Yâsin, 80, Mü’minûn, 20) gibi ağacın pek çok faydasından bahsetmektedir. Fakat Kur’an bununla yetinmeyip kendine özgü üslûbu ile ağacı, kutsal olanı ve yaratılmış olanın kutsalla ilişkisini ifade etmek üzere, sembolik bir figür, ilâhî değerler sisteminin remizli bir anlatım unsuru olarak da kullanmaktadır. Dolayısıyla Kur’an’da ağaç figürü kutsal olanla insanın ilişkisini düzenleyen değerler sisteminin derunî ve bir o kadar göz alıcı anlatımıdır.

Kur’an’da ağaç, kâh Âdem Peygamber’in cennet bahçesinde ölümsüzlüğü ararken, kendi varlık değeri konusundaki sürçmesinin bir sembolüdür. (A’râf, 20, 22; Tâhâ, 115, 120, 121) Kâh Hazreti Musa’nın dünyevî yolculuğunda bir rehber bulurum umuduyla çıktığı Tur Dağı’nda, dibinde hakikî hidayet ve rehberi bulduğu bir vahiy sembolüdür. (Kasas, 30)
Bununla kalınmaz, Kur’an’da ağaç; kimi yerde -Hudeybiye’de olduğu gibi- Allah’ın rızasının ve ilâhî sekinenin ötelerden süzülüp dalları altındakilere sağanak halinde indiği bir müjde olur. (Fetih, 18-19) Kimi yerde ise Peygamber’in İsra ve Miraç yolculuğunda sidretü’l-münteha adıyla karşımıza çıkar ve Rahman’ın melekût âlemi ile mahlûkatın nefsanî dünyasının arasını tüm görkemiyle birbirinden ayırır. (Necm, 14-16)

Kur’an’da ağacın uhrevî bir değeri de vardır. Ağaç, cennette müminlerin, dalları altında meyvelerine uzandıkları, sonsuz mutluluğun timsalidir. (Rahmân, 11, 48) Buna mukabil ağaç cehennemde, meyveleri inançsızların kursağına takılan zakkum ağacıdır. (Saffât, 62, 64; Duhân, 43-44; Vâkıa, 51-52)

Kur’an’da bir yerde ağaç, yerle gök, ilimle irfan, bilgi ile uhrevî hikmetin ara noktasına yerleştirilmiştir. (İbrâhîm, 24-27) O vakit ağaç, mavera ile yerkürenin kavuşma yeridir. Ağaç bu hâliyle kökleri yerde, dalları arşta kulun kulluk bilinci, Allah’ın kudret elidir. Bu ayet biz insanoğlunun kulağına usulca fısıldar, ‘yalnızca bir tek temel bilgi vardır. O da bir olanın üstün bilgisidir. Diğer bütün bilgiler şu veya bu yolla bu bilgiye bağlıdırlar ve aklın mahalli kalptir, baş değil diye.’ (S. Hüseyin Nasr, Bilgi ve Kutsal, İstanbul, 1999, s. 164-165). Öyle ya! İlim irfanı kucaklamalı, madde de manayı…

Allah’ın nurunun tecelli ettiği yağın elde edildiği zeytin ağacının ifade ettiği Kur’anî sembolik anlatım, yığın yığın kelimeye bedeldir. (Nûr, 35) Müminlerin, cennette altında ilâhî rızaya nail oldukları muz ve sedir ağaçları, ilâhî ikramın sanki salkım salkım insan gözünde canlanışıdır. (Vâkıa, 28-29) Bazen aynı sedir ağacı, ilâhî gazabın katmerli bir ifadesi olur, yanına ılgın ağacını da alarak… (Sebe, 16)

Kur’an’da yeşil ağaçtan ateşin çıkması (Yâsin, 80), insanın doğaya tahakkümünün, Allah’ın, teknolojiyi ve bilgiyi üretebilme gücünü insanın emrine amade kılışının derunî bir ifadesidir.

İlâhî kitapta ağaçtan yol bulan anlamlar bu kadarla da sınırlı değildir. Kur’an’da ağaç, boğulmaktan ve okyanusta dalalet dalgaları arasında yok olup gitmekten kurtuluşu da ifade eder. (Saffât, 146) Ağaç, ümitlerin tam tükendiği noktada, Yunus Peygamber’in Ninova’daki bahtsızlığını, geniş yapraklarıyla parça parça eder, uçsuz bucaksız kumsalda Allah’ın rahmet ve bağışlamasının serin bir gölge, tatlı bir meyve olarak kuluna bir tecellisidir artık.

Allah’ın rahmeti, ‘keşke ölseydim de, unutulup gitseydim’ dediği bir anda Meryem’e ve harikulâde doğumuyla kâinatı şereflendiren yavrusu İsa Peygamber’e avuç avuç hurma olarak tezahür eder. (Meryem, 23-25) Mucize çocuğun doğumuna tanıklık eden bu hurma ağacı, Allah’ın rahmetinin de bir sembolüdür. Bu andan itibaren ağaç, insanın kâinatta yalnız ve terkedilmiş olma hissini yok ederek, sözlerle değil, fakat gölgesi, şekli, rengi, kokusu ve tadıyla mutsuza mutsuzluğunu, dertliye derdini unutturan rahmet olur. Kur’an’da Allah’ın lütuf ve merhametinin tecelli sembolü olan hurma ağacının, Firavun örneğinde olduğu gibi zorba inançsızların elinde müminlerin, dallarında asıldıkları bir işkence aleti de olabileceğinin sırlı anlatımını bulmak mümkündür. (Tâhâ, 71)

Öyleyse ağaç, Kur’an’da bütün bu zengin kullanımlarıyla kutsal olanla insanın ilişkisini düzenleyen değerler sisteminin derunî ve bir o kadar göz alıcı anlatımıdır. Kur’an’da bu anlamda ilk sahne, semavî dinlerin ayrıntıda ayrılıp, ana temada birleştiklerini gösterir. (Bkz. René Guénon, Âlemin Hükümdarı, İstanbul, 2004, s. 24-25) Âdem ile Havva’nın yanı başında özlemini duydukları ölümsüzlüğü aradıkları ağaçla başlar. Bu ağaç, insanlık serüveninin de başlangıcını ifade eden bir figürdür. Âdem Peygamber’e şeytanın ve süflî duyguların ölümsüzlük ağacı olarak tanıttığı bu ağaç, arzuları istikametinde hareket ettiğinde insanın, şehvet, mahrumiyet ve nedamet üçgeninde kısılıp kalacağını ifade eder, hem de insanın ihtiras ve hırslarını kanaat, şükür ve tevekkül duygularıyla dengelemediğinde elinde olan nimetlerin de mahvına yol açacağının mesajını vererek.

Şeytanın ölümsüzlük ağacı olarak sunduğu, gerçekte mahrumiyet ağacı olan bu ağaç, insanoğlu için dünyevî sürgün hayatının da başlangıç noktasına işaret eder. İnsan için zaman artık akmakta, musibetler imtihan olarak yağmaktadır. Hüzün sarkacı bir kere harekete geçmiştir. Fakat bu sürgününde insanoğlu ‘her zorlukla beraber bir kolaylığın olduğunu müjdeleyen ayetten’ mülhem olarak (İnşirâh, 5-6) yalnızlık ve vahşet sarmalında da değildir. Bunu, vahyin ve bilginin rahmet ile harmanlandığı Tur’daki ağaç veya Kur’an’daki bilgi ve hikmetin misali olan bilgi ağacı da destekler. (Kasas, 30; İbrahim, 24) Kur’ânî epistemolojinin mahiyetini gözler önüne seren her iki ağaç da figüratif bir tarzda Allah ile kul arasındaki ilişkiyi kurmakta, Allah’ın izni olmadan hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini, Allah’a yönelmeyen hiçbir düşünce, söz ve eylemin hedefe ulaşmayacağını kendi lisanıyla anlatmaktadır.

Kur’an bize, boğulmakta olan ve karanlıklara mahpus insanı gölgesine alan bir yaktîn ağacının, doğum sancısıyla kıvranan yalnız bir hanımı meyveleriyle hayata döndüren bir hurma dalının, cennet bahçelerindeki bir muz ağacının veya dikensiz bir sedir ağacının, ölümsüzlük ağacının peşine düşmekten çok daha iyi olduğunu anlatır.

Uçsuz bucaksız bir ummanda bir balığın karnında sıkışıp kalmış, yalnızlığın en derin ve en karanlık yüzüyle karşılaşmış bir insanın, sabır ve tevekkül sayesinde Allah’ın rızkıyla necat bulacağını hatırlatır. (Saffât, 146)

Kavmi tarafından dışlanan ve ölmeyi murat eden bir hanımı, Cebrail ile destekleyip tıpkı eski günlerinde olduğu gibi mihrabın hanımefendisi olma payesinden, bu sefer İsa Peygamber gibi bir mucizenin annesi olma şerefine taşıyan Allah, bize sabır ve tevekkülün araladığı kapının ne büyük mutluluklara açılacağını anlatır. (Meryem, 25)

Kur’an’da rıdvan ağacı, ilâhî rızaya boyun eğiştir. Muhtemel kayıplara rağmen peygambere sorgusuz itaat ediştir. Bu ağaç, Hudeybiye Antlaşmasının olumsuz gibi görünen bütün hükümlerinin bir bir müminlerin lehine dönüşüne sanki dallarıyla işaret etmektedir. Ebû Cendel ve Ebû Basîr’in gözyaşları hâlâ gözümüzün önündedir. Hani bu sahabîler müşriklerin elinden kaçarak Peygamber Efendimize sığınmak istemişlerdi de, Hudeybiye Antlaşması hükümlerine göre Allah’ın Rasûlü onların bu isteğini geri çevirmişti. Efendimiz, Ebû Basîr’e "Ey Ebû Basîr! Senin de bildiğin gibi Mekkelilere söz verdik. Dinimizde vefasızlığa yer yoktur. Allah muhakkak sen ve yanındaki Müslümanlar için bir kapı açacaktır" demişti. (Vâkidî, Megazi, II, 608, 625) Gerçekten de bir süre sonra her ikisi de kurtulmamış mıydı?

Ve cennet ağaçları…
Altlarından ırmaklar akan (Ra’d, 35), yemyeşil bahçeler içinde (Rahmân, 54), sarayların ve köşklerin bahçelerinde (Tevbe, 72), gölgeleri hiç eksik olmayan ağaçlar… (İnsân, 14) Meyveler, rengârenk çiçekler arasında (Rahmân, 48) müminlerin neşe içinde altlarında söyleştikleri ağaçlar…

Anne rahminde başladığımız dünya maceramız, çoğu defa adı Karaca Ahmet, Zincirli Kuyu veya sadece asrî mezarlık olan bir kabristanda, fakat muhtemeldir ki, bir söğüt ağacının altında son bulur. Kara toprağa teslim olmuş bedenlerimiz söğütlerin gölgesinde yatarken, ruhlarımızın arzusu cennette talh, sedir ve hurma ağaçları altında ilâhî izzet ve ikrama muhatap olmaktır. Allah hepimize böylesi güzel bir son nasip eylesin.

Anne rahminde başladığımız dünya maceramız, çoğu defa adı, Karaca Ahmet, Zincirli Kuyu veya sadece asri mezarlık olan bir kabristanda, fakat muhtemeldir ki, bir söğüt ağacının altında son bulur.