Makale

İslâm'da İnsan Onuru ve Sosyo-Kültürel Bütünleşme

Arş. Gör. İhsan Çapçıoğlu
Ankara Üniv. İlâhiyat Fak.

İslâm’da İnsan Onuru ve
Sosyo-Kültürel Bütünleşme

İnsan yaratılışı gereği toplum hâlinde yaşamak zorunda olan bir varlıktır. Onun bu özelliği tarih boyunca milletlerin oluşumunda temel itici ve kurucu faktörlerden biri olmuştur. Öyle ki tek başına yaşayan insan, sadece toplumsal gerçekliği olmayan destan ve masallara konu olur. Dolayısıyla toplumsal yaşamın dışında bir hayat sürdürebilmenin yaşanmış/yaygın örneklerini bulmak neredeyse imkânsızdır. Gerçekte tarihin öznesi olabilmek de ancak güçlü toplumsal bağlarla bir arada yaşamakla mümkündür. Zira tarih tek başına yaşayan insanın değil, toplum çatısı altında bir arada yaşayan -bir arada yaşayabilmeyi başaran- insanların ürünüdür. Yine tarih, sosyal dayanışma ve bütünleşmeyi sürdürebilen toplumların başarılarından, bir arada yaşamayı başaramayarak sosyal çözülmeye maruz kalan toplumların ise tarih sahnesinden silinerek yok oluşlarından bahseden örneklerle doludur. Dinî, millî ve bir bütün olarak kültürel değerler etrafında bütünleşme, ortak ülkülerle bir arada yaşama, toplumların geleceği ve bekası için tarihî bir zorunluluktur.

Toplumlar, basit rastlantılar sonucu bir araya gelen ve aralarında hiçbir organik bağ bulunmayan insan yığınlarından oluşmaz. Toplumu oluşturan, insanları bir araya toplayan, onların birlikte yaşamalarını, iyi günde kötü günde bir ve beraber olmalarını, acıyı-sevinci, varlığı-yokluğu, felâketi-esenliği birlikte paylaşmalarını, kısacası ortak hedeflere hep birlikte yürümelerini sağlayan tarihi, sosyal ve kültürel bağlar vardır. Bu bağlar, basit rastlantılarla kendiliğinden oluşmadığı gibi, istendiğinde kısa sürede hemen yok edilerek ortadan kaldırılamazlar da. Onların oluşumu kadar toplumun kültüründen ve ortak hafızasından silinmeleri, yok olmaları da insan ömrüyle kıyaslanamayacak kadar uzun bir süreçte gerçekleşir. Bu bağlar zamanla güçlenip sağlamlaşabileceği gibi gevşeyip çözülebilir de. İşte toplumun hangi yöne doğru yol alacağı/ilerleyeceği, başka bir ifadeyle gidişatı, söz konusu bağlarla bir araya gelen insanların ortak iradesi ve bir arada yaşama kararlılığıyla doğru orantılıdır. Ortak tarihi ve kültürel miraslarına sahip çıkarak birlikte yaşama azim ve kararlılığını gösterebilen toplumlar, sadece yaşadıkları dönemde değil, kendilerinden sonraki dönemlerde de tarihin adından iftiharla söz ettiği bir örneklik sergileyebilmişlerdir. Tarihimiz bunun örnekleriyle doludur.

Müslümanların tarihine baktığımızda Hz. Peygamber’in başlangıçtan itibaren kabilevî esaslar üzerine kurulu bedevî topluluklardan, üyeleri arasında sevgi, bağlılık, eşitlik, ehliyet, liyakat, hoşgörü ve adalet ilkelerine dayalı medenî (hadarî) bir toplum tipine geçişi amaçladığını görürüz. İslâmiyet’in getirdiği bu yeni toplum/bir arada yaşama modelinde; insanlar arası ilişkiler nesep ve soy üstünlüğü esasına göre değil, Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in sünnetinde ifadesini bulan temel insanî/dinî değerlere, ilkelere göre belirlenmiştir. İslâm öncesi dönemde olduğu gibi insanların değeri, doğuştan getirdikleri ya da herhangi bir kabilenin üyesi olmakla kazandıkları toplumsal statüleri değildir. Bilâkis insan olarak doğmak, kendi başına bir değer ifadesidir. Bu toplum modelinde yaşayan insanlar arasında geçerli ana ilke/ölçüt, insanın yaratılışta en değerli varlık olduğudur. O, yaratıcısı tarafından kendisine verilen bu yüce değeri koruduğu ve yüklendiği sorumlulukların bilincinde bir hayat yaşadığı sürece başka bir üstünlük kriterine ihtiyaç duymayacaktır. Böyle bir hayat ise, insan onurunun korunması ile gerçekleştirilebilir. İnsan onuru, her koşulda korunması, her şeyin üstünde tutulması, yaşatılması ve yüceltilmesi gereken değerdir. Öyle ki Hz. Peygamber, ashabına ve onların şahsında bütün insanlığa savaşta bile eman dileyenlere ve esirlere karşı onur kırıcı davranmamalarını, onlara güzel muamelede bulunmalarını öğütlemiştir. İşte Hz. Peygamber’in şahsında somutlaşan ve O’nun, İslâm/Kur’an ahlâkının ilk örnekliğini ortaya koyduğu toplum modelinde, insan onurunun korunarak; sevgi, esenlik, güven ve huzur ortamının sağlanması temel hedeftir.

İnsanın haysiyet ve onurunu koruyarak insanca, mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşayabilmesinin yolu; sevgi, ilgi, bağlılık, birlik-beraberlik ve güven ilkeleri üzerine inşa edilen bir toplumun teşekkül ettirilmesinden geçer. İnsanlar arası ilişkilerin sadakat, samimiyet ve güven üzerine kurulduğu toplumlar, geçmişi doğru değerlendirip geleceğe cesaretle bakabilirler. Üyeleri arasında birlik-beraberlik, samimiyet, güven ve toplum içinde bir arada yaşama tecrübesinin geliştirilip yaşatılamadığı ya da ortak kültürel mirasın gelecek kuşaklara aktarılamadığı toplumlar ise, güvensizlik ve kaosla mücadele etmek zorunda kalırlar. Böyle toplumlar geçmişten ders almayı başaramadıkları için gelecek hakkında doğru bir öngörüde de bulunamazlar. Esasen insanlarının geçmiş ile gelecek arasında güvenli bir bağ kurmakta zorlandığı bir toplumun coğrafî varlığından söz edilse bile, toplumsal, kültürel varlığı, başka bir ifadeyle, istiklâl ve istikbali tehlikede demektir. Bu çerçevede, Hz. Peygamber’in Müslüman tanımında öne çıkan temel kavramlardan birinin güven olması, bireysel ve toplumsal huzur, güven ortamının varlığının, toplumların sosyo-kültürel bütünleşmesi ve bekası için ne denli önemli olduğunu göstermektedir: “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden kendini güvende hissettiği kimsedir”. Ülkemizin ve özellikle içinde bulunduğumuz coğrafyanın her zamankinden çok huzur ve güvene ihtiyaç duyduğu bugünlerde, Hz. Peygamber’in Müslüman tanımını, bir kez daha, tarihsel ve kültürel tecrübemizle birlikte düşünmeli ve tarihin tekerrür etmemesi için ondan gereken dersleri çıkarmakta gecikmemeliyiz.


İslâmiyet’in getirdiği bu yeni toplum/bir arada yaşama modelinde insanlar arası ilişkiler nesep ve soy üstünlüğü esasına göre değil, Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in sünnetinde ifadesini bulan temel insanî/dinî değerlere, ilkelere göre belirlenmiştir.