Makale

Reform, içtihat ve tecdit üzerine

Reform, içtihat ve tecdit üzerine

Yasin Aktay

Reform, içtihat ve tecdit kavramları, teorik tarihleriyle bir arada düşünüldüğünde, İslam’ın bir hayat dini olduğu gerçeğini belirgin bir vasfı olarak öne çıkarıyor. İslam’da içtihat kapısının kapanmış olduğuna dair genel kabul görmüş düşünce yanlış olmakla birlikte, İslam’ın halife sonrası durumuyla ortaya çıkmış siyasal şartları bağlamında bu fikrin yaygınlaşmış olması tesadüf değildir. İçtihat kapısını kapanmış saymanın bir savunma refleksi olarak anlaşılması mümkündür. Buna karşılık İslam bir hayat dini olarak daha önceden olduğu gibi, Gazzali’den sonra da dünyanın her yanında ve tarihin her döneminde sürekli yeniden yorumlanmış ve çok farklı kültürlerle ve toplumsal tecrübelerle buluşarak değişik sentezler ortaya koymuştur. Bu sentezlerin her biri kesintisiz bir içtihat pratiği sayesinde mümkün olmuştur.

Modern dünyanın hâkim ve revaçtaki değerleri bağlamında düşünüldüğünde reform kavramı son derece olumlu çağrışımları olan bir kavramdır. Eski dünyanın köhnemiş alışkanlıklarının düzeltilmesi, yeni ve taze formların benimsenmesi, rutinleşmiş ve rutinleştiği için hayatın dinamizmini karşılamaktan uzaklaşmış kurumlarının yeniden yapılandırılması modern dünyanın tarihsel seyrine paralel gelişmelerdir. Modern dünyanın başlangıcına bilhassa Hristiyanlık tarihi içinde yaşanmış büyük harfli Reformasyon damgasını vurmuştur. Belki bu Reformasyon, daha sonra ortaya çıkacak olan ve yüzyıl sürecek kanlı din savaşlarının da başlangıcını oluşturmuş olsa da, son kertede galip gelen Avrupa modernleşmesinin değerleriyle uyumlu bir tarih bütünlüğü içinde saygın yerini almıştır. O kadar ki, kavramın küçük harfli kullanımına bile hep bir olumluluk taşıdığı söylenebilir. Oysa aynı kavram İslam’la ilişkili olarak düşünüldüğünde aynı olumlu çağrışımlara sahip değildir. Bunda ise kuşkusuz kavramın Türkiye’deki bozuk sicilinin önemli bir rolü vardır. Gerçi İslam dünyasının genelinde Türkiye’deki bu tarihinden önce de reform kavramı bağlamında, İslam’ın Hristiyanlığa benzer bir dönüşüm geçirmesine karşı bir duyarlılık var olmuştur. Açıktır ki, İslam’ın Hristiyanlık tarihine ait herhangi bir dönüşümü taklit etmesini gerektirecek her türlü telkine karşı asgari bir Müslüman duyarlılığı için güçlü teolojik ve kültürel nedenler var olmuştur. Ancak reform kavramını Hristiyanlık tarihinden bir miktar kurtararak çağdaşlaşma tarihinin rutin veya olumlu eylemlerinden biri olarak benimsemenin bir şekilde mümkün olduğu bağlamlar da olmuştur. İşte bu bağlamlara karşı bile kavramın Türkiye’deki tarihi güçlü bir ket vurmuştur.

Türkiye’de İslam Reformu olarak gündeme getirilen proje İslam’a içerden bir müdahale gibi, İslam’ın kendi ihtiyaçlarının bir sonucu olarak ve Müslümanların kendi inisiyatifleriyle karar verilmiş bir hamle olarak algılanmamış, aksine İslam’a yabancı, hatta İslam’a düşman bir inisiyatifin bir müdahalesi olarak algılanmıştır. 1928 yılında gündeme getirilen İslam Reformu projesi İslam’ı alenen Hristiyanlığa benzetmeye çalışan bir yaklaşımdı. Bu yaklaşımda İslam’ın Hristiyanlıktan aşağıda görülmesi ve Batı’daki bütün teknolojik ve toplumsal gelişmelerde bir payı olduğu düşünülen Hristiyanlığa İslam’ın da benzetilmesi öngörülüyordu. Bu çerçevede camilere kiliselerdekine benzer bir biçimde sıraların konulması, ezanın, duaların, Kur’an okumalarının veya genel olarak bütün ibadetlerin Türkçeleştirilmesi, yine camilerde kiliselerdekine benzer bir biçimde ilahiler okunması için orgların konulması gibi öneriler, İslam’ın reform projesinin kapsamında yer alan düzenlemelerdi. Bunlar tabii ki hemen beklenen büyük tepkiyi çekmekte gecikmedi. Özünde kendini tek hak din olarak Hristiyanlıktan üstün kabul eden İslam’ın Hristiyanlık karşısında aşağılanması anlamına gelen bu projeye duyulan öfke aynı zamanda reform kavramının her türlü çağrışımına karşı da duyarlı bir tarihsel bilinci derin bir biçimde işledi. Belki tam da bu tecrübenin etkisiyle İslam ve reform kavramını bir arada düşünmek büyük bir vebal üstlenmekle eşdeğer olmuştur.

Kapalı kapının berisindeki içtihat
Reform kavramının içerdiği bütün yan anlamlarıyla birlikte yüklendiği bu olumsuz çağrışımın tek etkisi İslam’ın herhangi bir doğrudan reform girişimine kapanması olmamış, aynı zamanda İslam’ın her türlü yeniden-yorumlaması girişimi de, ta baştan böyle bir vebalin psikolojik baskısı altında ya bastırılmış veya kendini bastırmıştır. İslam’ın harici herhangi bir müdahaleyle yorumuna karşı gelişen refleks İslam’ın içerden herhangi bir yorumlanmasıyla ilgili istek veya iradeyi de büyük ölçüde bitirmiştir. Bu durum içtihat kavramına ilişkin geleneksel tutumları da büyük ölçüde belirlemiştir. İmam Gazzali’den beri içtihat kapısının kapanmış olduğuna dair İslam geleneğine atfedilen, özünde tartışılabilecek görüş, belki de ancak bu tarihten itibaren hem geçmişe dönük nesnelci bir görüş hem de geçmiş ve geleceğe dönük normatif bir ilkeye dönüşmüştür. Öyle ki Gazzali’den beri içtihat yapılmamış olduğu gibi bir tespit alabildiğine yaygın bir kabul görmüştür. Gerçekte ise bu, içtihat kavramının ancak çok dar bir tanımı benimsendiğinde bile doğrulanması mümkün olmayan bir kabuldür. Zira Gazzali’den sonra da İslam tarihinde içtihatlar hiçbir şekilde eksik olmamıştır. En basitinden Gazzali’den itibaren dünyanın her yanında sayısız toplum veya devlet kurmuş olan Müslümanların buralarda ortaya koydukları sayısız hukuki, fıkhi, siyasi ve toplumsal tecrübenin hepsinin yine sayısız yeni içtihatlar eşliğinde mümkün olmuş olduğunu göz ardı etmek, beşeri tecrübenin tabiatına aykırıdır. Bizzat Osmanlı imparatorluğunun üç kıtaya yayılan tecrübeleri yine her alanda fiilen üretilmiş ve uygulanmış olan sayısız içtihadın oluşumuyla mümkün olmuştur.

Doğrusu bu kadar devasa bir tecrübenin içinde hiçbir yeni içtihadın bulunmadığını söylemek akla, mantığa ve hayatın gerçeklerine aykırıdır. Osmanlı’nın gerek Bizans’tan devralmış olduğu kurumlar, uygulamalar gerekse Anadolu, Balkanlar ve Hicaz’da karşılaştığı bin bir türlü meselenin karşısında eski fıkhi formlarla yetinmiş olduğunu ve İslam hukuk, fıkıh ve siyaset tarihine hiçbir yenilik katmamış olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu tecrübeye sadece bu soru eşliğinde dönüp bir daha bakmak bile içtihat kapısının Gazzali’den beri kapanmış olduğu düşüncesinin ne kadar naif ve saçma olduğunu düşündürmeye yetecektir. Üstelik sadece Osmanlı tecrübesi yeterince devasa ve her türlü fıkhi çerçeveyi yeterince zorlayabilecek ve olduğu gibi bırakmayacak bir dinamizme sahipken, İslam dünyasında içtihadın sınırlarını zorlayabilecek ve farklı yorumların ortaya çıkmasını mümkün kılacak, dünyanın her tarafında sayısız başka tecrübeler vardır. Müslümanların Hindistan, Orta Asya, Uzak Asya, Malezya, Güney, Kuzey ve Orta Afrika, Balkanlar, Endülüs ve Avustralya’da bin yıla yakın bir süre içinde yaşanan tecrübeler Müslüman toplulukların karşısına yine sayısız tecrübe çıkarmış ve bütün bunların İslam’ın klasik metinlerindeki karşılıkları, tabiri caizse “kitaptaki yerleri” tespit edilmeye çalışılmıştır.

Vakaların kitaptaki yerlerinin her zaman birebir veya kuşkuya yer bırakmayacak şekilde bulunmuş olduğu elbette ki düşünülemez. O yüzden Müslümanların dinî metinleriyle yaşadıkları gerçekleri bağdaştırma çabalarının zaman zaman tevil, muvafakat, fetva, içtihat gibi işlemlerden geçirilmiş olmasının Müslüman hayatının rutinlerinden olduğunu düşünmek gerekiyor. Bireysel yaşamından toplumsal ve siyasi hayatına kadar, Müslüman, gündelik hayatında karşılaştığı her şeye İslami bir “yargısal akılla” yani bir fıkhi kodlamayla karşılık verir. Karşılaştığı her şey ya helal veya haramdır. Bu ana kategoriler kendi içlerinde müstehap, mendup, mekruh, haram liaynihi, ligayrihi vb. gibi alt kodlamalara tabi olabilir. Müslümanın eylemlerinin hiçbirinin bu kodlamalardan muaf tutulmadığını hesaba kattığınızda, Müslüman hayatının başlı başına bir fıkıh ve değişik düzeylerde bir içtihat aklını gerektiriyor olduğunu da takdir edebiliriz.

Bütün bunlar aslında İslam fıkıh ve içtihat tarihinin aşina süreçleridir. Yine de bu süreçlere Müslüman kitlelerin, hatta her düzeydeki Müslüman âlimlerin aynı ölçüde aşina olduklarını söylemek mümkün değildir. Aksine Müslümanların zaman zaman belli sosyolojik süreçlerin sonucunda içlerine kapandıkları ve yaşamakta oldukları dinsel içeriğe metafizik bir anlam atfederek her türlü yorumdan sakındıkları durumlar olmuştur. Bu durumda Müslümanların belli bir ezberle nesilden nesile aktarmaya çalıştıkları sabit formlar vardır ve bu formların üzerine herhangi bir katkıda bulunmaktan özenle sakınılması bir bakıma İslam’ın formel içeriğinin belli bir toplumsal pratik içerisinde garantiye alınması bilerek veya bilmeyerek temin edilmiş oluyor. Bugün dünyanın neresine gidilirse gidilsin, İslam’ın beş şartının uygulanması noktasında bazı nüanslar bir kenara bırakılırsa çok ortak bir pratik, bir habitus olarak nesilden nesile aktarılmıştır. Bu habitus, her yerde aynı formel pratikler ile sürdürülürken, Müslüman toplulukları hem coğrafi bakımdan (kürenin her yanındaki Müslümanları, ümmeti) hem de tarihsel bakımdan ilk zamanlardan son zamanlara kadarki bütün Müslümanları birleştirmekte eşzamanlılaştırmaktadır. Birinci yüzyılda Mekke’de yaşayan bir Müslüman’ın namaz, oruç, kurban veya zekât pratiği ile 21. yüzyılda Avrupa’nın bir kentinde yaşamakta olan bir Müslüman’ın pratiği arasında oluşturulan bu eşzamanlılık, tarihsellik ve modernliğin muhtemel etkilerinin önemsizleştirilmesi bakımından kesinlikle dikkate değer bir noktadır. Burada zamanın durduğu ve Müslüman ümmetin zamansal olarak eşitlendiği bir düzeyi idrak etmiş oluyoruz. Bugün kurban kesen herkes Hz. İbrahim’in çağdaşı oluveriyor. Namaz kılan herkes aynı zamanda yine ashab-ı kiramın çağdaşı oluveriyor.

Tarih, zaman, ilerleme, çağdaşlaşma denilen bütün kibirli kavramların bir anda bütün anlamlarını yitirdiği bir başka zaman algısı, kuşkusuz bütün dünyaya bakışı da etkilemektedir. Yine kuşkusuz, Müslümanların farklı dönemlerde ortaya koydukları farklı yorumlardan söz edilebilse de, bütün bu yorumların bu asgari zaman ve mekân koordinatlarında gerçekleşmiş olduğunu da kaydetmek gerekiyor
Müslüman ümmetinin ilk zamanlarından son zamanlarına kadar ve dünyanın her yanında aynı pratikle uygulanan ve hepsinde de hem tarih-ötesi hem de küresel, hem eşzamanlı hem de eş-mekânlılık bilinci yaratan bütün bu pratiklerin hiçbir beşerî müdahaleyi kabul etmediğini anlamak zor değildir. Bu pratiklerin bir beşerî katılımla gerçekleşmesi zorunluysa da, hatta her beşerî katılım ve dolayım bu habituslara belli bir etnik, kültürel renk katıyorsa da habitusların zaman ve mekâna karşı direnen mahiyeti onları tarihe ve coğrafyaya karşı alabildiğine dayanıklı kılmaktadır. (Gerek namazın kılınma şekli gerek orucun başlama ve bitme zamanı veya orucu düzenleyen hükümler, haccın menasiki konusunda mezhep yorumlarına veya bazen aynı mezhebin başka toplumlardaki pratiklerine göre bazı farklılıklar oluşabilse de bu pratiklerin ana ekseni çok fazla değişmiyor.) O yüzden tecdit de içtihat da bütün bu alanların bir tür düzenleyici a priori temel kategoriler olarak işlediği bir zeminde gerçekleşebilir. Aslında Cumhuriyet döneminde reform kavramının sicilini bozan tam da bu temel kategorilere dokunulmuş olmasıdır. Camilere sıraların konulması bir temel kategori olarak namaza müdahaledir. İbadetlerin Türkçeleştirilmesi de dünyanın her yanında ortak bir uygulama alanına bir müdahale olarak kabul görmediği gibi bu müdahale İslam’a yabancı hatta düşman bir konumdan yapılan bir saldırı olarak algılanmıştır.

Kavramlar nadiren tarihlerinden bağımsız olarak algılanabiliyor. Oysa tarihlerinden bağımsız olarak, yani literal anlamda karşılandığında “tecdit” ile “reform” arasında çok az fark görülebilir. İslam toplumlarının modern tarihine dair herhangi bir metni İngilizceden okuyanlar (örn. Bkz. Lapidus 2002) Müslümanların daha kolay benimsedikleri “tecdit” kavramının rahatlıkla “reform” kavramı ile karşılandığını görürler. (İslam’ın modern dönemdeki toplumsal ve düşünsel hareketliliğinin sosyolojisini “ihya”, “tecdit”, “islah”, “reform” gibi kavramlar etrafında irdeleyen güzel bir analiz için bkz. Necdet Subaşı, 2003, “İhya”, “Tecdit” ve “İslah”ın Modern kullanımları, tezkire, sayı 33, ss. 130-153.) Modernleşme ile yüzleşen bütün İslam toplumlarının karşılaştıkları sorunlara karşı akıllarına gelen ilk çözüm paketinin içinde mutlaka bir İslam reformu da olmuştur. Bazen geleneksel İslam âlimlerinin de önayak oldukları bu girişimlerde İslam reformu olarak nitelenen şey aslında İslam’ın yeniden asli yorumuna ve uygulamasına kavuşturulmasından başka bir şey değildir. O yüzden İslam reformu, Cumhuriyetin 1928 yılındaki dinde reform projesinde olduğu gibi İslam’da olmayan bir şeyin İslam’a değişen şartlar muvacehesinde sokulması değil, aksine İslam’ın zaten içerdiği düşünülen ama zamanla ya unutulmuş veya amacından ve şeklinden saptırılmış uygulamalarının canlandırılması olarak görülmüştür.

Diğer yandan İslam’ın tarihe ve coğrafyaya direnen sabiteleri yoruma görece daha çok kapalı olmuşsa da bunların, İslam’ın tarih ve coğrafya içerisindeki serbest dolaşımını, başka kültürlerle kolayca eklemlenip onları içselleştirmesini engelleyen yapılar olmadığını kaydetmek önemlidir. Hatta bu sabitelerin dışında kalan alanlarda İslam’ın başka kültür ve tecrübelerle çok çabuk kaynaşan doğası onun bu kadar hızlı yayılmasının da en iyi açıklamasını oluşturur. Her ne kadar Müslümanların gündelik hayat içindeki her şeyi İslam’ın bakış açısıyla isimlendirmek (kodlamak) gibi bir yönelimi (habitus) olsa da, İslam eşyanın aslına ibahat atfediyor ki, bu da hakkında “haram” olduğuna dair bir işaret yoksa her şeyin “helal” sayılmasını gerektiren bir ilkedir. Hakkında “haram” olduğuna dair açık bir delil bulunmayan herhangi bir eylemi “haram” diye nitelemek günahların en büyüklerinden, doğrudan Allah’ın bir yetkisine ortak olmakla kıyaslanabilir bir tavırdır. Bu durum bir zaman sonra tam tersi komplikasyonlar doğurmuş olsa da, uzun zaman İslam medeniyetinin bütün açılımlarının en önemli teorik dinamiğini oluşturmuştur.

Normal pratiği itibarıyla din, aslında kendiliğinden sürekli olarak yeniden yorumlanmaktadır. Hiç kimse müdahale etmese bile bir dönemde anlaşılan ve uygulanan din ile bir sonraki dönemde anlaşılıp uygulanan din arasında kendiliğinden bir fark oluşmaktadır. Bu değişim bazen dinin yetkili kişi veya kurullarının birikimsel yorumlarının bir sonucu da olabiliyor. Ancak “reform” kavramının Müslümanların hayatına bu şekildeki mütecaviz girişi, dindarların bu kavrama antipati duymalarına ve bu yolla dinî konularda son derece muhafazakâr bir tutum geliştirmelerine yol açtı. Sonuçta bu şekilde dinin içtihat kapısının kapanması bu süreç içinde de bir kez daha kendiliğinden bir refleks olarak gelişti. Bu da din üzerinde herhangi bir düşüncenin gelişimini sekteye uğrattı.