Makale

Sanat ve İslam

Sanat ve İslam

Yrd. Doç. Dr. Şenay Özgür Yıldız
Dokuz Eylül Üniv. İlahiyat Fak.

İ slam Peygamberi Hazret-i Muhammed (s.a.s.) aracılığıyla insanlığa tebliğ edilmiş en son tek tanrılı semavi din olan İslam, yedinci yüzyılın başlarında Mekke’de doğmuş ve kısa sürede Arabistan’ın dışına yayılan fetihlerle Hint Yarımadasından İspanya’ya, Orta Asya’dan Anadolu’ya, Afrika’ya ve Balkanlar’a kadar çok geniş bir coğrafyada İslamiyet’in girdiği her yerde bir İslam kültürü ve bir İslam sanatının ortaya çıkmasında etken olmuştur. Fetihler yıkıcı olmadıkları için, buralarda kurulmuş olan eski medeniyetlerin sanatsal birikiminden istifade edilerek İslam’ın varlık ve hayat anlayışı ile yoğrulan özgün bir sanat meydana getirilmiştir.

Bilindiği üzere Hazret-i Peygamber’e tebliğin yapıldığı ilk zamanlarda henüz bir İslam sanatından bahsetmek söz konusu değildir. Ancak Hz. Muhammed’in davranış ve sözlerinden İslam’ın güzelliğe verdiği değer ve önem açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber meşhur bir hadisinde “Allah güzeldir, güzelliği sever” buyurmuştur. Diğer taraftan Kur’an ayetlerinde yaratanların en güzeli olan Allah’ın insana kendi ruhundan üflediği açıkça belirtilmiştir. Bütün bunlardan, güzellik ve sanat duygusunun insanın fıtratında taşıdığı özelliklerinden olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim İslam sanatı ve maneviyatı arasındaki ilişkiyi daha iyi kavrayabilmek için yüzyıllar boyunca Müslümanların İslam vahyinden ilham alarak ortaya koymuş oldukları eserlere bakmak yeterlidir.

İslam sanatının ilk dönemleri olarak nitelendirebileceğimiz yedinci ve hatta sekizinci yüzyıl ile ilgili bilgilerimizin çoğu maalesef yazılı metinlere dayanmaktadır. Bu bilgilerin büyük bir kısmı ise genellikle sadece mimari yapılarla sınırlıdır.

İslam mimarisinin en eski ve en yaygın yapı türleri cami ve mescitlerdir. İslam dünyasında inşa edilen ilk mescit Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında yapılmış olan Kuba Mescidi’dir. Ancak kendisinden sonraki yapıları etkilemiş olması bakımından İslam’ın en önemli yapısı ve ilk resmi cami olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Medine’deki evi kabul edilmektedir. Hz. Muhammed (s.a.s.) müminlere daha iyi seslenebilmek ve onların namaz, dua ve tefekkür gibi yeni gereksinimlerini daha iyi karşılayabilmek için buna uygun bir mekân yapılmasını öngörmüştür. Medine Camii ya da Mescid-i Nebevî diye bilinen bu yapıdan günümüze sağlam olarak hiçbir şey ulaşmamıştır. Fakat kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre bu cami 52 x 52 metrekare ölçülerinde dört duvarla çevrili bir yapıdır. Bir insan boyunu biraz aşan yükseklikteki (7 arşın) duvarlar kerpiç malzeme ile inşa edilmiş olup yerden belirli bir yüksekliğe kadar taş malzeme ile örülmüştür. Üstü açık olan geniş avlunun kuzeyine çift sıra hurma ağıcından kütükler üzerine oturtulmuş hurma dalları ve killi toprakla örtülü bir sundurma (zulla) yapılmıştır. Kıblenin henüz Kudüs olduğu zamanlarda burası asıl ibadet mekânıydı. Aynı tarzda inşa edilmiş ancak tek sıra halinde bir gölgelik (suffe) güneyde de bulunmaktaydı. Daha küçük ölçülerdeki bu yer ise suffelerin barındığı ve eğitim öğretimin yapıldığı bir mahal konumundaydı. Ancak mescidin inşasından kısa bir süre sonra kıblenin yönü Kâbe’ye çevrilince kuzeydeki harim güneye alınmış, güneydeki suffe de kuzeye taşınmıştır. İki mekânın yer değiştirmesi suretiyle yapının planı yeniden düzenlenmiştir.

Mescid-i Nebevî ilk yapıldığında bugünkü camilerde mevcut olan mihrap, minber, minare, müezzin mahfili ve maksure gibi litürjik elemanları ihtiva etmiyordu. Mihrap yerine kıble yönünü belirtmek için bir işaret ya da taş kullanılmıştır. Hz. Muhammed (s.a.s.) ilk zamanlarda hutbeyi ayakta bir asaya yaslanarak ya da bir kütüğün üzerine çıkarak okumuştur. Daha sonraları önce 3 basamaklı, 6 basamaklı ve 9 basamaklı olmak üzere minberler yapılmıştır. Ezan ise mescidin yakınındaki bir evin damına çıkılarak okunmuştur.

Mescidin doğu tarafında Hz. Peygamber’in eşlerinin odaları bulunmaktaydı. Bu odaların sayısı başta iki iken daha sonraları dokuza çıkarılmıştır. Hz. Muhammed (s.a.s.) vefat edince Hz. Aişe ile paylaştığı odaya defnedilmiştir.

Mescid-i Nebevî sade bir kuruluşa sahip olmasına rağmen daha sonraki yüzyıllarda ortaya çıkacak olan cami ve mescitlerin dışında medrese, türbe, tekke, imaret, hastane, kışla, şadırvan gibi birçok mimari türünün de habercisi ve ilham kaynağı olmuştur. İslam dünyasında şehrin merkezinde yer alan cami sadece ibadetin merkezi olmamıştır, fakat aynı zamanda cemaatin kültürel, toplumsal, siyasal ve hatta ekonomik faaliyetlerini de içine alan bir merkezdir. Bunun neticesi olarak da siyasal gücün merkezi ve entelektüel faaliyetlerin yer aldığı okullarla bir ilişki içinde olmuştur.

661 yılında İslam İmparatorluğunun başkentinin Şam’a geçmesiyle Emevi devletinin de temelleri atılmıştır. Bu dönemde inşa edilmiş olan camiler sayıca az ve genellikle sade yapılardır. Ancak el-Velid döneminde Şam, Kudüs Halep gibi şehirlerde yeni yapılar yapılmış ve özellikle de kırsal kesimde saraylar inşa edilmeye başlanmıştır. Bu dönemin eserleri olan Hırbetü’l-Mefcer ya da Kuseyr Amra gibi saraylara baktığımızda Emevilerin zengin aristokratlarının malikanelerinde pahalı dekorasyondan kaçınmadıkları ve oldukça lüks yaşam koşulları sürdürdükleri anlaşılmaktadır. Ancak 750 yılından sonra bu yapılar Abbasi halifeleri tarafından kendi hallerine terkedilmiştir.

Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Dört Halife devrinde dikkati çeken sade ve mütevazı yaşam Emevi halifeleri döneminde yerini İslami anlayışla ve yaşam tarzı ile bağdaşmayan aşırı lüks ve gösterişe bırakmıştır.

Erken İslam sanatının en önemli ve dikkat çekici yapılarından biri Kudüs’te 691-692 yılları arasında inşa edilmiş olan Kubbetü’s-Sahra’dır. Hacer-i Muallak adı verilen kutsal kaya üzerine inşa edilmiş olan bu yapı gerek planı bakımdan gerekse süsleme özellikleri açısından İslam mimarisinde eşsiz bir yapıdır. Bu yapının kubbe kasnağında yer alan kufî yazı kuşağı İslam mimarisinde kullanılan en eski yazı örneği olmasının yanı sıra benzersiz bir içeriğe sahip olması açısından da önem arz etmektedir. Bu yazılar İslamiyet’e bir çağrı mahiyetinde olup, aynı zamanda yeni inancın ve onun üzerine kurulu devletin üstünlüğünün ve gücünün bir beyanı niteliğindedir. Kubbetü’s-Sahra’nın bir başka önemli özelliği de estetik yetkinlik kaygısıyla yapılmış ilk İslam anıtı olmasıdır.

Mısır, Bağdat, İran ve Irak’ta yapılmış olan birçok erken tarihli camiin “hipostil sistem” üzerine kurulmuş olması, camilerin zamanla artan ihtiyaçları doğrultusunda genişletilebilmesi için esnek ve eklenebilir bir yapım sistemi olduğu için kültürel bir ihtiyaç olan “cemaatin tümü için tek bir mekân” gereksinimini karşılaması bakımından oldukça önemlidir. Erken hipostil cami Müslümanlara özgü bir plan şekliydi, burada ana taşıyıcı olan sütun ya da payeler istenilen yönde çoğaltılabilme imkânı sağlıyorlardı. Nitekim Abbasiler döneminde Samarra Ulu Camii gibi İslam dünyasının en büyük camilerinden biri inşa edilmiştir. Daha sonraki dönemlerde ise mihrap önü mekânının üzerine bir kubbe ilave edilmek suretiyle merkezi planlı camilerin temeli atılmıştır. İlk örnekleri XI. yüzyıl Karahanlılar döneminde görülen bu plan şekli, Anadolu’daki camilerde olgun formuna kavuşmuş ve Osmanlı döneminde inşa edilmiş olan Süleymaniye ve Selimiye gibi şaheserlerle zirveye ulaşmıştır.

Kayrevan Ulu Camii ya da Kurtuba Camii’nde olduğu gibi İslam sanatında camilerin içinde kullanılmış olan süslemeler yapının bazı bölümlerinin diğer bölümlere oranla önemini vurgulamak şeklinde düzenlenmiştir. Bazı camilerin mozaik süslemelerinde kullanılmış olan ayrıntılar ise yapıldıkları zamanlar için zafer, şeref, cennet imgeleri niteliği taşımışlardır. Kubbetü’s-Sahra, Kurtuba Ulu Camii ya da Aksa Camii’ndeki mozaikleri bu duruma örnek olarak göstermek mümkündür. Kur’an “İşte bunlar, naîm cennetlerinde [Allah’a] en yakın olanlardır.” (Vakıa, 11.) buyurmaktadır. Şam Emeviye Camii’nde görülen mimari peyzajlar adeta Kur’an surelerinde müminlere vaat edilen Cennet’i çağrıştırmaktadır.

Yazı, camilerin süslemesinde en yaygın olarak kullanılan motif olmuştur. Bunlar daha çok Kur’an’dan alınan sureler ve yapılarla ilgili önemli bilgiler veren Arapça metinlerdir. Bu yazılar süsleme özelliğinden ziyade daha çok müminlere ya da İslam yönetimi altında yaşayanlara yönelik mesajlar içermektedir. Böylece Kur’an’dan özenle seçilmiş ayetlerle her an her yerde Allah’ın birliği müminlere hatırlatılmıştır.

Abbasi Döneminde yazının estetik boyutlarının irdelenmesiyle yazı bir sanat dalı haline gelmiştir. Yazının gelişmesini açıklayan en önemli faktörlerden biri Hz. Peygamber’e vahiy yolu ile bildirilen Kur’an’ın ilk cümlesinin “Oku” ile başlamasıdır. Ayrıca Kalem ve Alak surelerinde yazmaya ve okumaya yönelik ibarelerin bulunması, İlahî mesajın yazı ile iletilmesi anlamını da doğurduğu dikkati çekmektedir. Nitekim S. Hüseyin Nasr’ın da belirtmiş olduğu gibi “İslam hat sanatı, İslam vahyinde bulunan manevi gerçeklerin billurlaşmasının görsel tezahürüdür.” Bu nedenle hat, İslam sanatında mimariden şiire kadar birçok alanda uygulanmıştır.

Yazının dışında süsleme unsuru olarak bitkisel ve geometrik motifler yoğun bir şekilde tatbik edilmiştir. Bunların dışında çok az olmakla birlikte hayvan ve insan motiflerine de yer verilmiştir. Ancak İslam sanatının başlıca özelliği özellikle cami, türbe gibi dinî yapılarda canlı varlık tasvirlerine yer vermeyen, hatta ulaşılması zor bir soyutlama düzeyine erişmiş estetik bir sanat anlayışı ortaya koymuş olmasıdır.

Müslümanlar, İslam öncesinde sınırlı bir şekilde kullanılmış olan bazı süsleme tekniklerini geliştirmiş, bunları geniş bölgelere ve alanlara yayarak bu tekniklere özel bir nitelik kazandırmışlardır. İslam sanatının orijinal bir buluşu olan mukarnas hem inşai hem de tezyini özelliklere sahip olması bakımından önemlidir. Ştük, taş, seramik, ahşap, fildişi, maden, mermer ve cam işçiliği gibi tekniklerle yapılarda çeşitli süslemeler yapılmıştır. Bu malzemeler aynı zamanda minber, mihrap gibi mimari unsurların yanı sıra kap kacak vb. kullanım eşyalarının yapımında da işlevlik kazanmıştır.

Daha sonraki dönemlerde Orta Asya ve İran’da görülen cami, türbe ve medrese gibi yapılarda tuğla işçiliği muazzam bir sanata dönüşmüştür. Sonsuz çoğalma potansiyeline sahip olan ve matematik soyutlamaları andıran geometrik motiflerle âdeta yapının tüm yüzeyi kaplanmıştır. Bu aşamada İslam bezemesi bir sanat yapıtı olarak entelektüel bir statü kazanmıştır. Müslüman olsun ya da olmasın onları gören araştırmacıları hayran bırakmanın ötesinde anlamı konusunda sorgulamaya teşvik etmiştir. İslam araştırmacılarına göre özenle hazırlanmış olan bu matematiksel örüntüler İslam maneviyatının yani tevhidin yansımasının bir göstergesidir. Semerra Ulu Camii’ndeki soyut desenler ve Buhara Kalyan minaresinde olduğu gibi aynı motifin tekrarlanmasını ise birbirine eşit birçok isimleri olan Allah’ın incelikli bir geometri aracılığıyla ifadesi olduğu düşünülmektedir.

Anadolu Selçuklu döneminde ise tuğla yerine kesme taş ustaların elinde âdeta hayat bulmuştur. Cami, medrese, kervansaray gibi yapıların taçkapıları olağanüstü bir bezeme programına sahiptir. Bunların arasında özellikle Divriği Ulu Camii’nin dünyaca ünlü taç kapıları İslam sanatında eşi benzeri olmayan sanatsal niteliktedir. Bitkisel kökenli bezemeler âdeta birer soyut heykel hüviyeti kazanarak olağanüstü boyuta erişmiştir.

Müslümanlar İslam sanatını ilahî hakikate ulaşmak için bir aracı olarak düşünmüşlerdir. Sanat aynı zamanda onların nezdinde ilahî hakikatin mesajını iletmek için bir aracı, ilahî’nin algılanması ve insanın faniliğinin farkına varması için bir yol olmuştur. Duygu ve düşüncelerin ahenkli bir şekilde ifade edilmesi anlamını da taşıyan sanat ile din bir bakıma en iyi ifadesini bulmuştur.

İslam ve Batı dünyasında, İslam dininin ikon karşıtı bir doğaya sahip olmasının figürlü tasvirlerin ve üç boyutlu heykellerin yapımını hemen hemen imkânsız kıldığına dair çok yaygın bir görüş hakimdir. Ancak Kur’an’a baktığımızda böyle bir görüşü doğrudan destekleyen doktriner bir yaklaşımın olmadığını görmekteyiz. Hatta Kur’an’ın en özel ve açık bir şekilde yapılmış olan bildirisi sadece belirli putperest uygulamalara karşıdır, bunların arasında ise dinî doğaya sahip ve bu nedenle de put olarak kabul edilen tasvirlerin kullanımı yer almaktadır “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 90.)

İslamiyet’in kuruluş yıllarında Mekke’nin ele geçirilmesiyle Kâbe’nin içinde ve etrafında bulunan putların hepsi kırdırılıp yıkılmıştır. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in bunu yaptırmasının başlıca nedeni ise aralarında bir birlik olmayan ve birçok sapkın davranışı bulunan putperest Arapları Allah’ın birliğine çağırmaktır. Hz. Peygamber sadece Hz. İsa ve Meryem’in tasvirine dokunulmasına izin vermemiştir. Buna bağlı olarak zamanla yastık ve halı gibi nesnelerin üzerinde yer alan figürlü sanata tepki gösterilmemiştir. Hz. Peygamber’in asıl karşı olduğu şey, Yaratıcının yerine geçebilecek ve put olarak düşünülebilecek tarzda tasvirlere yönelik olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Kur’an’da yer alan bazı ayetlerin açıklamasının da bu doğrultuda olduğu dikkati çekmektedir.

Netice olarak İslam’ın tasvir karşısındaki tutumunu ikonoklazm ya da tasvirlerin reddi değil, tasviri kullanmama anlamına gelen anikonizm olarak nitelendirmek daha uygundur. Diğer taraftan anikonizm sembollerin olmadığı ya da tasvirlerin negatif bir reddi anlamına gelmemektedir. Bu sayede yazı, bitkisel süsleme, geometri, soyut motifler, muhtemelen renkler gibi diğer görsel formlar anlamlı formlar seviyesine yükselmiştir.

İslam maneviyatının bir ifadesi olan İslam sanatının ortaya koymuş olduğu eserlerde daima güzellik ve işe yararlılık bir arada tutulmaya çalışılmıştır. İslam sanatı ve özellikle de İslam mimarisi aynı zamanda ilk ortaya çıktığından bu yana müminlerin manevi hayatı için bir yardım ve destek mekanizması görevini de üstlenmesi bakımından İslam toplumu için ayrı bir önemi haizdir.