Makale

Dönemleri ve öne çıkan hizmetleriyle Diyanet İşleri Başkanları-II

Dönemleri ve öne çıkan hizmetleriyle
Diyanet İşleri Başkanları-II

Dr. Mehmet Bulut
DİB / Uzman
mbulut@diyanet.gov.tr


Eyüp Sabri Hayırlıoğlu (1884-1960)
Türkiye Cumhuriyeti’nin dördüncü Diyanet İşleri Başkanı (Görev yılları: 12.04.1951-10.06.1960).

Konya’da doğdu. Küçük yaşta hıfzını tamamladı. Değişik âlimlerden ders görerek icazet aldı. Konya Darülfünunu’nun Hukuk Şubesini bitirdi. Bir süre İstanbul Darülfünunu’nda müderris muavinliği yaptıktan sonra bu görevinden istifa ederek memleketine döndü. Çeşitli görevlerde bulundu, avukatlık yaptı. İkinci Dönem (1923-1927) Konya mebusu seçildi. Daha sonra mebusluktan çekilerek Konya’ya döndü, tekrar avukatlığa başladı; ayrıca ticaretle de uğraştı. A. Hamdi Akseki’nin vefatı üzerine 1951’de Diyanet İşleri Başkanlığına getirildi. Dokuz yıl kadar bu görevi sürdürdü. Rahatsızlığı gerekçe gösterilerek Bakanlar Kurulu kararıyla emekliye sevk edildi (10 Haziran 1960). Daha önceki üç reis, vefatlarına kadar görevde kalmıştı. Emekliye ayrılışından dört ay sonra, 8 Ekim 1960’da vefat etti. Cebeci Asrî Mezarlığına defnedildi.

Başkanlığa getirilişi
Ahmet Hamdi Akseki’nin vefatıyla boşalan Diyanet İşleri Başkanlığı için yeni atama yapma sürecinde bazı sıkıntıların yaşandığı anlaşılıyor. Nitekim 22 Şubat 1951 tarihli Vakit gazetesinde yer alan bir haberde, yeni Diyanet İşleri Başkanının müfettişlerin iştirakiyle yapılacak bir seçimle belirleneceğine ilişkin haberlerin teyit edilmediği, kimin başkan olacağına Bakanlar Kurulunca karar verileceği ifade edilmekteydi.

Eyüp Sabri Hayırlıoğlu; makam ve maaş düşkünü olmadığını, bu makama getirilmesinde kendisinin hiçbir talep ve arzusunun bulunmadığını, çok eski dostu Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın ısrarı üzerine bu görevi kabul ettiğini, yoksa kendisinin, Konya’da öteden beri ticaretle meşgul olduğunu ve iyi bir kazacının bulunduğunu, bilhassa selefi Ahmed Hamdi Akseki gibi ilmî ihtisasının da olmadığını, dolayısıyla kendisine tevcih edilen bu görevi kabul etmek istemediğini ifade etmişti. Bu realiteden hareketle, başkanlık görevi sırasında eğer vicdanı hilâfına, İslam esaslarına aykırı bir teklif karşısında kalırsa derhal bu ağır görevden istifa edeceğini tam bir kararlılık ve açık yüreklilikle defalarca söylemişti.

Dönemin özellikleri
Hayırlıoğlu, Reislikte uzun süre kalan başkanlardan biridir. 1951 yılında başlayan görevi 27 Mayıs İhtilali günlerine kadar sürdü.
Hayırlıoğlu’nun başkanlık yaptığı yıllar, Türk siyasi tarihinde “Demokrat Parti iktidarı yılları” olarak anılan 1950’li yıllardır. Merhum Başbakan Adnan Menderes’in 1952’de İzmir’de yaptığı konuşmada, “Türk milleti Müslümandır, Müslüman kalacaktır ve Müslümanlığın icaplarını da yerine getirecektir” demiş olması halkı son derece heyecanlandırmış, dinî hayata müdahalelerin son bulacağına ilişkin müspet bir kanaat oluşturmuştu. Dinî müesseselerin; İmam-Hatip okullarının, Kur’an kurslarının ardı ardına açılması, ülke genelinde hızlı bir cami inşasına başlanması (1950’den 1957’ye kadar olan yedi yılda 15 bin cami inşa edilmişti), hacca gitmek isteyenler için sağlanan kolaylıklar (1951 ve sonraki birkaç yıl, en çok hacı adayı gönderen ülke Türkiye olmuştu), dini hayatta görülen canlanmaya örnek olarak gösterilebilir. Bir ayrıntı olarak şunu da ilave edebiliriz: Mesela 22 Kasım 1951 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile mabed dışında “ruhanî elbise” giyilmesine izin verildi; böylece Eyüp Sabri Hayırlıoğlu, mabed dışında da sarık ve cübbe giyebilen ilk Diyanet İşleri Başkanı oldu. Nisan 1952’de Başbakan Adnan Menderes’e gönderilen beş yüz imzalı bir dilekçeden, din görevlilerinin, cenazeleri sarık ve cübbeleriyle takip etmelerine artık engel olunmadığını ve bunun, Başbakanın talimatı sonucu gerçekleştiğini öğreniyoruz.

Başkanlıktaki gelişmeler
Hayırlıoğlu hocamızın reislik yıllarında Başkanlıktaki gelişmeleri şöyle özetleyebiliriz:

Başkanlığın ilk hizmet içi eğitim kursu onun döneminde, 14 Nisan 1951’de Ankara’da açıldı. Bu dönemde Başkanlıkça dinî yayın faaliyetlerinde kullanılmak üzere 2 Temmuz 1951’de 5806 sayılı “Dini Yayınlar Döner Sermayesi Hakkında Kanun” kabul edildi; 250 bin liralık bir ödenek kondu.

1952 yılında müftülüklere gönderilen bir tamimle, hayrat hademesinin “zaman ve mekân itibariyle birleşmesi mümkün olmayan iki ve daha ziyade vazifede kullanılmaması” istenmişti. Başka görevler de üstlenerek bilhassa cami hizmetlerinin aksamasına fırsat verilmemesi amacına matuf olduğunu düşündüğümüz bu genelge, dinî hizmetlerin ifasında eleman ihtiyacının had safhada olması nedeniyle bazı hizmetlerin aksamasına sebep olacağı mülahazasıyla eleştirilmiştir.

Yeni açılan İmam-Hatip okullarının müfredat programlarını hazırlamak üzere 1952’de Milli Eğitim Bakanlığı ve Diyanet temsilcilerinden oluşan bir komisyon oluşturulmuştu. Buna göre Başkanlık meslek derslerinin, Bakanlık da genel derslerin müfredatını hazırlamakla yetkili kılınmıştı. Müzakereler sırasında Bakanlık yetkilileri, bilhassa Kur’an öğretiminde Kur’an’ın Latin harfleriyle yazılıp öğretilmesinde ısrar etmişlerdi; ancak Diyanet İşleri Başkanı ve Müşavere Heyetince bu talep uygun bulunmamış, bunun, Kur’an’ın tahrifine sebep olacağı ileri sürülmüştü. Bu tartışma basına da aksetmiştir.

Mart 1953’te Ankara radyosunda ilk kez “Din ve Ahlak Saati” adıyla bir program yayına koyuldu. Eyüp Sabri Hoca da radyo konuşmaları yapan kişiler arasında yer aldı. Bu konuşmalar kitaplaştırılarak 1954-1955 yıllarında Başkanlıkça yayınlandı.

“Reislik Mecmuası Ramazan Özel Nüshası” adıyla Başkanlığın ilk süreli yayını 1956 yılında yayımlandı. Tek sayısı çıkan bu dergiye devam edilemedi; ancak 1960 ve 1961 yıllarında bu kez “Diyanet Dergisi” adıyla ve zengin bir içerikle yıllıklar yayımlandı.

Eyüp Sabri Hayırlıoğlu döneminde 120 civarında eser basıldı. Bu yıllarda yayımlanan bir dizi el kitabı (29 adet) dikkat çekmektedir. Başkanın 1953’te bir dergiye gönderdiği açıklamadan, merhum Hasan Basri Çantay’ın, hazırladığı Kur’an mealini yayımlanmak üzere Başkanlığa verdiğini, ancak müellifin, eserin Müşavere ve Dini Eserler İnceleme Kurulu’ndaki tetkikinin uzun süreceğini öğrenenince, kendi namına yayınlamak üzere onu geri aldığını öğreniyoruz.

Başkan Hayırlıoğlu ve basın
Yukarıda belirttiğimiz gibi Sabri Hayırlıoğlu hocamız, başkanlığı boyunca basının âdeta boy hedefi olmuş, kendisi de basınla kıyasıya mücadele etmekten geri durmamıştır. Şahsı ve Diyanet hizmetleriyle ilgili yayınlara duyarsız kalmamış, basın toplantıları düzenleyerek ya da gazetelere açıklamalar göndererek şahsını ve kurumunu savunmuştur. Hayırlıoğlu, mesnetsiz yayınlar için gerektiğinde dava da açmıştı; gazetelere gönderdiği cevap ve açıklamalarında bazen sert bir üslup da kullanmıştır. Bu konuya iki örnek vermekle yetineceğiz. Birincisi, Kur’an’ın Latin harfleriyle yazılması ve tercüme ile namaz konusunda yapılan tartışmalardır.

Batı Trakya’da Türkler tarafından yayınlanan Sebat adlı derginin yazılı sorusu üzerine E. S. Hayırlıoğlu imzasıyla gönderilen 1 Haziran 1958 tarihli cevabî yazıda, Kur’an’ın Latin harfleriyle doğru yazılıp okunamayacağı, gerekçeleriyle bildirilmişti. Konu Türk basınına da aksedince Başkan, gazetelerin aylarca süren hücumuna maruz kalmıştı. Örneğin 9 Ekim 1958 tarihli Cumhuriyet gazetesinin bu konu ile ilgili haberinde “Sayın Hayırlıoğlu’nun T.C. Diyanet İşleri Reisliğinde hâlâ tutulması Atatürk inkılaplarına aykırıdır” deniyordu. Başkan, bu konuyla ilgili 13 Ekim 1958 günü düzenlediği basın toplantısını, sürekli sözlü sataşmalar nedeniyle yarıda bırakmak zorunda kalmıştı. Ancak o, ciddi ve kararlı bir duruş sergileyerek görüşlerinden taviz vermedi; kendisini istifaya bile davet eden basına kulak asmadı.

Hayırlıoğlu’nun değişik vesilelerle Kur’an tercümesiyle namazın caiz olmayacağını söylemesi de yine basının şiddetli ve acımasız tarizlerine neden olmuştu. Başkan, Ekim 1959’da düzenlediği basın toplantısında bu konulara ilişkin geniş açıklamalarda bulundu. Konuşmasında şu cümleler de yer almıştı: “Müslümanlıkta ibadet dili Kur’an dilidir. Ve bu, bütün Müslümanlar arasında müşterek bir dildir. İbadet Kur’an diliyle yapılır (…).

İkinci örneğimiz Patriğin, Başkanlığı ziyaretine ilişkin haberlerdir.
Fener Rum Patriği Athenagoras, Ramazan dolayısıyla Mayıs 1952’de Ankara’yı ziyaret eder. Çankaya Köşkünde Cumhurbaşkanı tarafından ağırlanır. Kabule, Diyanet İşleri Başkanı Hayırlıoğlu ve Müşavere Heyetinden Hasan Fehmi Başoğlu da katılır. Çankaya Köşkündeki buluşma sırasında Patrikle Başkanın kol kola çekilmiş resimleriyle birlikte kucaklaştıklarına, birbirlerini yanaklarından öptüklerine ilişkin haberler basında yer alır. Gazetelerde yer alan ifadelerle aktarırsak, Patrik, “uzun sakallarını Diyanet Reisinin kısa sakallarına üç defa sağ ve soldan temas ettirir.” Ayrıca programda olmamasına rağmen Patrik, Diyanet İşleri Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu’nu da makamında ziyaret eder. Ziyarette hal hatır faslından sonra Patrik, ilk ziyaretinde Başkanlığın küçük bir apartman dairesinde hizmet ettiğini, Başkanın da dar bir makam odası olduğunu ve bu durumdan üzüntü duyduğunu; şimdi ise Başkanlığa büyük bir binanın tahsis edilmiş olduğunu görmekten memnun olduğunu belirtir. Bu arada Başkan, Patrik ve beraberindeki metropolitlere şeker ikram eder; ancak Patrik nazik bir şekilde bu ikramı geri çevirir. Tercüman aracılığıyla aralarında şu mealde bir diyalog geçer (Hayırlıoğlu’nun açık sözlülüğünü ortaya koyması açısından önemlidir):

Patrik: “Oruçlusunuz; karşınızda yemek, edebe ters düşer.”
Başkan: “Ama dün Çankaya’daki ikramı kabul etmiştiniz? (Köşkteki davette oruçlu oldukları için Reis ve Müşavere heyeti üyesi yemek yememişler, İlahiyat Fakültesi yetkilileri de dâhil diğer davetliler ise yemek yemişlerdi.)

Patrik: “el-Emru fevka’ledeb, ez-zarûrâtu tübîhu’l-mahzurat.”
Reis (tebessüm ederek): “Lâtifeye mütehammil midirler? (Patriğin gülümsemesi üzerine) Lâ tâate li-mahlukin fi ma’sıyyeti’l-Hâlık.”

Patrik, henüz yeni açılmış olan Ankara İmam-Hatip Okulunu ısrarla görmek istemesi üzerine Hayırlıoğlu, Başkanlık binasının zemininde açılmış olan derslikleri misafirine göstermek zorunda kalır. Sonrasını bir dergi haberinden özetleyelim:

Sebilürreşad dergisinin Mayıs 1952 tarihli nüshasında, Ankara gazetelerinde konuya ilişkin haberleri içeren bir mektuba yer verilmişti. Mektupta bu konu, dramatize edilerek işlenmişti; örneğin şu cümleler: “Patrik, İmam-Hatip mektebini görmek üzere merdivenlerden iniyordu. Diyanet Reisi, Müşavere Heyeti âzaları, Muavin ve diğer erkân, hepsi odalarına kapanmışlardı. Diyanet Reisi, ‘eyvah’, diyordu, ‘maskara olacağız...’ Ancak ikinci, üçüncü derecedeki memurlar, Patrik cenaplarını ve maiyetindeki metropolitler heyetini bodrum kata indirdiler. Aman yarabbi, o ne facia idi! Patrik ve maiyeti hayret ve dehşet içinde kaldılar. Bodrum kat… Yerler çamurlu… Geceleri Reisin otomobiline garaj vazifesini görüyor, gündüzleri İmam-Hatip mektebi… Duvarları delik deşik, her tarafından sefalet akıyor. Sıralar kırık dökük… Rutubet ve yemek kokusu her tafra sinmiş… Çocukların üzeri lime lime… Yarım pabuçlar… Yırtık ve yağlı kasketler… Yamalı poturlar. Mektep müdürü yerlerin dibine geçiyor, nefesi tutulmuş, ne diyeceğini bilemiyor (…). Diyanet Reisi Eyüp Sabri Efendi hazretleri eli alnında mehbut ve medhuş bir halde idi.”

Başkan Hayırlıoğlu, bu haberlerin dinî hassasiyetli bir dergide bu şekilde yer verilmesine tepki gösterdi. Dergiye bir yazı göndererek, 1952’de Ankara İmam-Hatip Okulunun tedrisata başlayabilmesi için Başkanlık binasında ayrılan yerin garaj olarak gösterilmesinin yanlış olduğunu, buranın kütüphane ve levazım odası olduğunu belirtti. Başkan şöyle söylüyordu: “Acaba başka din saliklerinin, dinî bir dergide en yüksek dinî makam sahipleri hakkında böyle müstehzi ve lâubali neşriyatta bulundukları görülmüş müdür ve dinî terbiyeleri buna müsait midir?”

Başkanın açıklamasına aynen yer veren dergi, aslında durumun yazılanlardan daha da vahim olduğunu ileri sürerek yeni örneklere yer verdi. Özetle şöyle diyordu: Yeni açılan İmam-Hatip okulu için tahsis edilen yerin o vaziyette bulunuşunda Diyanet İşleri Başkanının herhangi bir sorumluluğu yoktur; bilakis yer tahsis ederek o yıl okulun açılışına imkân sağlaması şayanı takdirdir. Ancak tavsif edilen gerçeği tevile de imkân yoktur. Çocukların hali yürekler acısıdır. Okul müdürünün ifadesine göre, köyden gelen çocuklardan bir kısmı, gecekondularda tanıdıkları bir ailenin tek bir odasında, karı kocanın yattığı odada araya bir perde gerilmek suretiyle ancak barınacak bir yer bulabilmişlerdir. Okul müdürü, çocuklara iftarlık diye Kızılaydan getirilen kokuşmuş çorbaları çöpe döküyoruz da köpekler bile yemiyor demiştir.

Konumuz bu olmamasına rağmen burada bir istitratta bulunmadan geçemeyeceğim: Başkanlığımız mensupları da dâhil olmak üzere, bütün İmam-Hatip camiasının, halen sahip oldukları imkânların kadri kıymetini bilmeleri ve bunları en iyi şekilde değerlendirip hizmete dönüştürmeleri açısından da yaşanmış bu örneklerin bilinmesinde fayda mülahaza ediyoruz.

Eyüp Sabri hocamız verdiği mücadele ile bize önemli hizmetler üstlenecek kişilerin birtakım zorluklara katlanmayı peşinen göze alması gerektiğini, İslam’ın temel ilkelerinden taviz vermeme erdemini öğretiyor. Bu yönüyle o, “celâdet-i medeniye sahibi” bir reis olarak zihinlerde yer etmiştir.